Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Archive for the ‘A’dan Z’ye Türkiye’ Category

Anıtkabir

Anıtkabir'in giriş yolu

Anıtkabir’in Giriş Yolu

ANITKABİR

Anıtkabir, Ankara’nın hemen hemen ortasındadır. Kızılay’dan veya Ulus Meydanı’ndan Anıtkabir’e gitmek isyeten bir kişi, adı geçen yerlerden bir dolmuşa veya belediye otobüslerinden birine binmeli ve Tandoğan Meydanı’nda inmelidir. Tandoğan Meydanı’ndan Anıtkabir’e az yokuşlu bir asfalt uzanır. Asfalt yolun hemen yokuşa yöneldiği yerde, Anıtkabir’in parkı başlar.

BARIŞ PARKI

Anıtkabir’in kurulduğu tepedeki ağaçlık, uluslararası nitelikte bir “Barış Parkı”dır. Anıtkabir yapılırken, toprak kaymasını önlemek amacı ile tepenin ağaçlandırılması teknik bir tedbir olarak uzmanlarca öğütlenmişti. Anıtkabir yapımı ile görevli komisyon, uzmanların öğütlerine uyarak burada bir park yapılmasına karar verdi. Bu düşünce, daha sonra geliştirildi ve Anıtkabir çevresinin “Barış Parkı” olarak değerlendirilmesi sağlandı. Barış Parkı, dünyadaki bütün devletlerden, isteyenlerin, gönderecekleri ağaçlardan meydana gelecekti. Bu istek, bütün dünyada büyük memnunlukla karşılandı. Dünyanın birçok devletleri, Orta Anadolu iklimine uyabilecek fidanlar ve tohumlar gönderdiler. Böylece Atatürk, sağlamak için bütün ömrünce çalıştığı “Barış”I temsil eden bir parkın ortasında yatırılmış oldu.

Atatürk, Ankaranın ağaçlandırılmasına da büyük önem veriyordu. Başkent’in ilk bayındırlık projesini yapmış olan ünlü şehircilik uzmanı Prof. Jansen’den, şehrin yeşillendirilmesine özellikle önem vermesini istemişti. Atatürk, şehrin caddelerinin, sokaklarının ve parklarının ağaçlar ve çiçeklerle süslenmesini, yurdumuzda giriştiği medeniyet mücadelesinin bütünleyici bir bölümü olarak görüyordu.

ANITTEPE’DEN ÇEVREYE BAKIŞ

Anıtkabir’e giden asfalt yol, merdivenin önünde genişçe bir düzlüğe ulaşır. Burada otomobillerin konulması için genişçe bir alan vardır. Anıtkabir’e gelen ziyaretçi, bu düzlükten ve asıl yapının kurulduğu platformdan, Ankara’nın dört yönünü seyredebilir ve böylece tarihin yadigarı olan eski Ankara’yı ve yeni Türkiye’nin her alandaki ileri atılışlarının sembolü olan yeni başkenti karşılaştırmak imkânına kavuşur.

Eski Ankara, tepedeki kalesi, tepenin yamaçlarındaki eski evleri, hanları ve camileri ile, binlerce yıllık tarihin anılarını dile getirir. Eski Ankara’nın dört yanında gelişmiş olan modern şehir, Türk ulusunun çağdaş medeniyet seviyesine ulaşmak için yapmakta olduğu büyük mücadelenin başarılı bir örneği ve bozkır ortasında insan iradesinin yarattığı değerli bir eser olarak seyredenlerde unutulmaz izlenimler bırakır.

Anıtkabir’den Ankara manzarası

KULELER

Anıtkabir’in giriş yerindeki alandan, asıl yapının bulunduğu platforma, yatık bir merdivenle çıkılır. Birbirine bağlı ve hepsi bir bütün meydana getiren Anıtkabir’in ilk bölümü burada başlar. Merdivenin ağzında, sağda ve solda iki kule vardır. Bu kuleler, plan ve yapı bakımından birbirinin benzeridir. Kareye yakın bir dikdörtgen plan üzerine kurulmuş olan kulenin üzerleri piramit biçiminde, oldukça dik çatılarla örtülüdür. Çatıların tepelerinde, eski Türk çadırlarındaki gibi birer tunç mızrak ucu vardır. Kulelerin iç ve dış yüzleri taş (traverten) ile kaplıdır. Pencereleri ve kapıları geniş olduğu için, kulelerin içleri çok aydınlıktır. Tavanları, eski Türk kilimlerinden alınmış geometrik motiflerle süslüdür. Bu Türk süsleme motifleri, kulelerin tavanlarına fresk olarak uygulanmıştır. Kuleler içten ve dıştan çok sadedir. Kapıların üzerlerinde, eski Türk geometrik süsleri ile bezenmiş renkli mozaikler vardır. Dışta duvarların çatı ile birleştikleri yerlerde, kuleleri dört yandan saran Türk oyma işlerinden meydana getirilmiş, sade fakat çok çekici bordürler görülür. Anıtkabir’de böyle 10 kule vardır. Daha önce de söz konusu ettiğimiz gibi, Anıtkabir’deki kuleler, ulusumuzun ve devletimizin var oluşunda büyük tesirleri olan yüce kavramları temsil eder. Bu kavramlar, Atatürk’ün yüce kişiliği ile sıkı sıkıya bağlıdır. (Anıtkabir’in, Atatürk’ün adı altında Türk Ulusu’nu temsil ettiğini hatırlayınız!…)

Anıtkabir’in giriş bölümü, seri halindeki yapı bütününün başlangıcıdır. Anıtın mimarları, oldukça yumuşak ve basık olan Rasattepe’nin üzerinde yükselen yapıya ilk bölümde güçlü bir görünüş kazandırmak için, girişin iki yanına iki kule oturtmuşlardır. Kulelerin gövdeleri geniş pencereli olmasına rağmen, sert ve kesmin siluetlidir. Oldukça basık olan çatıların tepelerindeki sivri başlıklar, bakışları yukarıya doğru çeker. Kulelerin alt katları masif ve piramid biçimdedir. İki kule arasında bir merdiven vardır.

İSTİKLAL KULESİ

Girişte, sağdaki kule, İstiklal Kulesidir. Atatürk, istiklalden yoksun bir ulusun yaşamasından, ölmesini üstün tutardı. O, daha çok genç bir subay iken Türk İstiklalinin korunması için yapılan savaşlara katıldı. Atatürk, Birinci Dünya Savaşı’nda Çanakkale’de kazandığı zaferlerle büyük ün kazandı. Fakat o, dünya tarihinin en büyük komutanları düzeyine, Türk Kurtuluş Savaşı’nı yaparak ulaştı. Kurtuluş Savaşımız baştan başa destanlarla dolu bir ulusal istiklal savaşıdır.

Bu kulede Türk Ulusu’nun (İstiklal)e bağlılığı dile getirilmiştir.

İstiklal Kulesi’nin içinde, kapınınsolundaki duvarda, elinde yalın kılıç tutan bir genç ve bir kartaldan meydana getirilmiş bir kabartma kompozisyonu vardır. Kılıç tutan genç, hürriyeti savunan Türk Ulusu’nu temsil eder. Türk Devletlerinde birçok kez (Devlet arması) olarak değerlendirilmiş olan kartal, gücün, kudretin sembolüdür. Son yıllarda Orta Asya’da Noinula’da yapılan kazılarda, atalarımızın çok sevdikleri kartal resimli sanat eserleri bulunmuştur. Hun İmparatoru Atilla’nın bayrağında da bir kartal resmi vardı. Anadolu Selçuklu Devleti{nin arması da çift başlı bir kartaldı. Yeni Türk Devleti’ni, ulusal tarihimizin yüce değerleri üzerine oturtmuş olan Ata’nın Anıtkabirinde de bu motifin uygulanması çok anlamlıdır. Bu kabartma kompozisyonu sanatçı Zühtü Müridoğlu’nun eseridir. İstiklal Kulesi içinde Atatürk’ün bu konudaki özlü sözlerinden bir kaçı yazılıdır.

HÜRRİYET KULESİ

Merdivenden çıkınca sağda ve solda iki kule görülür. Daha önce de söz konusu ettiğimiz gibi Anıtkabir’de böyle 10 kule vardır. Bu kuleler Atatürk’ün ulu kişiliğini meydana getiren yücü kavramları temsil eder.

Merdivenin solundaki Hürriyet Kulesi’dir. Atatürk, daha Harbokulunda bir öğrenci iken, Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküş sebepleri üzerinde düşünmeğe başlamış ve ulusumuzun bu batıştan, ancak hürriyet içinde çalışıp yükselerek kurtulabileceği kanısına ulaşmıştı. O zamanlar Osmanlı ülkesi, koyu bir istibdat idaresi altında idi. Hürriyeti savunan Türk aydınları ağır cezalara çarptırılıyorlardı.

Atatürk, bir kurmay yüzbaşı olarak ordumuzda ilk görev aldığı Şam’da kendisi gibi ülkemizin kurtuluşunu isteyen aydın kişilerle “Vatan ve Hürriyet Cemiyeti” adında bir dernek kurdu. Bu gizli derneğin amacı istibdat idaresini yıkmak. Türk Ulusu’nu hürriyete kavuşturmaktı. Atatürk bütün ömrünce hürriyeti’nin (özgürlüğün) savunucusu oldu. Çünkü O, çok kez söylediği gibi “Bir ulusu yaşatacak olan sanatın da, bilimin de ancak her bakımdan özgür kişilerden meydana gelen toplumlarda parlayacabileceği”ne inanıyordu.

Alle girişindeki “Türk Erkekleri” heykeli

Kulenin içinde sağdaki duvarın yüzünde bir kabartma kompozisyonu vardır. Bu kabartma da bir at elinde kâğıt tutan bir melek görülür. At, İstiklalimiz için yaptığımız savaşların hızını, elinde kâğıt tutan melek bağımsızlığın kutsal yönünü temsil etmektedir. Bu kabartma sanatçı Zühtü Müridoğlu’nun eseridir. Hürriyet Kulesi’nde Atatürk’ün bağımsızlık kavramındaki özlü sözlerinden birkaçı yazılıdır.

TÜRK ERKEKLERİ

Hürriyet Kulesi’nin önünde bir heykel grubu vardır. Üç erkekten meydana gelen bu grupta, Türk erkeklerinin “Atatürk’ün ölümünden duydukları derin acı” dile getirilmiştir. Yüksekçe bir altlık üzerinde ayakta duran heykellerden sağdaki rütbesiz asker, bütün ordumuzu temsil etmektedir. Rütbesiz asker, başında miğferi, sırtındaki kalın kaputu ile dimdik durmaktadır. Ciddi, sakin ve gururludur.

Askerin sağında biraz geride Türk halkını temsil eden bir köylü heykeli vardır. Köylünün başında çok eski, atalarımızın giydikleri bir yün başlık, omuzunda bir keçe yamçı, sol elinde uzun bir sopa görülmektedir.

Köylünün sağındaki heykel Türk aydınlarını temsil etmektedir. Türk aydınlarının, bir genç olarak ifadelendirilmesinde, Atatürk’ün “Cumhuriyeti Türk gençliğine emanet etmesi” gözönünde bulundurulmuştur. Genç, sol elinde bir kitap tutmaktadır ve sağ ayağını biraz ileriye atmıştır. Rütbesiz askerin, köylünün ve aydın gencin yüzleri, derin acı ile birlikte, Türk Ulusunun kendisine özgü ağırbaşlılığı ve yüksek gücü, çok etkili olarak dile getirilmiştir. Bu heykel grubu sanatçı Hüseyin Özkan’ın eseridir.

TÜRK KADINLARI       

İstiklal Kulesi’nin önünde, üç kadın heykelinden meydana getirilmiş bir grup vardır. Bu üçlü kadın grubu “Atatürk’ün ölümü karşısında Türk kadınlarının duydukları derin acıyı” temsil etmektedir. Daha önce gördüğümüz erkek grubu gibi düzenlenmiş kadınlar grubu da, sanatçı Hüseyin Özkan’ın eseridir.

Ulusal giysiler içindeki Türk kadınlarından ikisi yere kadar uzanan kalın bir çelenk tutmaktadırlar. Başak demetlerinden meydana gelen çelenk, Atatürk’ün kurtardığı bereketli yurdumuzu temsil etmektedir. Ortadaki kadın, ağlamakta ve yüzünü bir eli ile kapatmaktadır. Sağdaki kadının elinde Tanrı’nın rahmetinin toplandığı bir kap vardır. Atalarımız, eski zamanlarda, gök Tanrısı’na ve onun Türk Yurduna bereket yağdırdığına inanıyorlardı. Bu inanç türlü biçimlerde zamanımıza kadar gelmiştir. Nisan yağmurları, yurdumuzun bir çok yerlerinde şimdi bile kutsal sayılır.

Atatürk, Türk kadınlarının yüce değerlerine inanır ve Türk kadınlarını “uygar dünyada kendilerine yaraşan en şerefli düzeylere ulaştırmak için” çalışırdı. Bu heykel grubunda, tarih boyunca bir çok kahramanlar yetiştirmiş olan Türk kadını, derin acısı içinde bile, gururlu, ağırbaşlı, azimli ve enerji dolu, karakterli bir ifade ile dile getirilmiştir.

 

 

ALLE          


Anıtkabir’de, girişten, ortadaki tören meydanına kadar uzanan bir alle vardır. Tarih boyunca, dünyanın bir çok yerlerinde tapınaklara ve mozolelere “Anıtmezarlara” böyle uzun yollar (alle) yapılmıştır. Bu uzun yolların iki yanına, türlü konularda heykeller yerleştirilir. Eski Mısır’da Karnak Tapınağı’nın allesinin iki yanında, insan boyundan yüksek kaideler üzerine, eski Mısırlılar’ın kutsal saydıkları koç heykelleri konulmuştur. Alleler, tapınağa ve mozoleye gidenleri, duygun ve düşünce bakımından ziyaret edecekleri ulu kişinin huzuruna hazırlamak için yapılır.

Anıtkabir Allesi, bu bakımlardan çok anlamlıdır. Ziyaretçi 260 metre uzunluğunda Alle’nin başında kuleleri, heykel gruplarını seyrederek Atatürk’ü ziyarete hazırlanır. Uzun Alle’nin iki yanındaki ardıç ağaçları, ziyaretçiyi, günlük hayatın kaynadığı dış dünyadan ayırır. Yolun kenarlarındaki arslan heykelleri, Atatürk’e saygı düşüncesini destekler. Alle’nin ilerisinde Türk Bayrağı’nın, daha ileride Çankaya’nın görünmesi, ziyaretçiyi Atatürk’ün havasına daha çok çeker.

MÜDAFAİ HUKUK KULESİ


Biz, Birinci Dünya Savaşı’nda yenilmiş, düşmanlarımızla Mondros Mütarekesi’ni yapmıştık. Bu mütarekeye göre, biz ordularımızı dağıtacak, silahlarımızı galiplere teslim edecektik. İtilâf Devletleri bugünkü sınırlarımız içindeki topraklarımıza dokunmayacaklardı. Fakat galip devletler (İngilizler, Fransızlar ve İtalyanlar) verdikleri sözleri tutmadılar. Biz, askerlerimizi terhis ettikten sonra, yurdumuzun birçok yerlerini işgal etmeğe başladılar. Bu yetmiyormuş gibi Doğu Anadolu’da bir Ermeni Devleti, Kuzey Anadolu’da Bir Pontus Devleti kurmak için ermenileri ve Rumları kışkırttılar. Onları silahlandırdılar. Rum ve Ermeni çeteleri, Türk köy ve kasabalarını basıyor birçok kadın, çocuk ve ihtiyarları öldürüyorlardır. İtilâf Devletleri, İstanbul’u da işgal ettiler. Osmanlı Devleti batıyordu.

Bu durum karşısında yurdumuzun birçok yerlerinde halk kendi bölgelerini savunmak amacıyla Müdafaai Hukuk (Hakları Savunma) dernekleri kurdu. Mustafa Kemal Paşa Anadolu’ya geçtikten sonra bu dernekleri geliştirdi. Ulusumuz, Erzurum ve Sivas Kongreleri’ni yapan Müdafaai Hukuk derneklerinin başına geçen Mustafa Kemal Paşa’nın başkanlığında ayaklandı. Böylece Kurtuluş Savaşı galiplerini ve onların yardımları ile yurdumuzu işgale gelen Yunanlıları yurdumuzdan kovduk.

Alle’nin sonundaki, soldaki Kule Müdafaai Hukuk Kulesi’dir. Bu kulenin duvarının dış yüzünde bir kabartma vardır. Bu kabartma Kurtuluş Savaşımızda ulusal birliğimizin temeli olan bu Müdafaa-I Hukuku dile getirmektedir. Çıplak adam kurtuluş amacında birleşmiş olan ulusumuzu- ulu ağaç yurdumuzu temsil etmektedir. Bir eli ile kılıç tutan genç öteki elini ileriye uzatmış sınırlarımızı geçen düşmanlarımıza:—

Dur! Diyor.

Türk Ulusu’nun bu emri dinlemeyenlere verdiği ceza çok acı olmuştu. Müdafaai Hukuk Kulesi’nin kabartması, sanatçı Nusret Suman’ın eseridir. Bu kulenin içinde Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı konusundaki bir kaç özlü sözü yazılıdır.

MEHMETÇİK KULESİ

Alle’nin sonunda, sağda, Mehmetçik Kulesi vardır. Bilindiği gibi Mehmetçik, Türk erlerinin ortak adıdır. Türk ulusu’nun tarihinde olduğu gibi Atatürk’ün hayatında Mehmetçik’in seçkin bir yeri vardır. Atatürk, Mehmetçik’I savaş meydanlarında, kan ve ateş içinde tanımıştı. O’nun gözünde Mehmetçik biraz da Türk Halkı demekti. Atatürk’ün Mehmetçik’e sonsuz bir güveni vardır. Ata, Çanakkale ve Kurtuluş Savaşlarımızı, bu güvenç ve inan içinde zafere ulaştırdı.

Atatürk, Mehmetçik ile savaşlardan sonra da derin ilgisini kesmedi. O, Çankaya’da ve yurt gezilerinde, askeri manevralarda Mehmetçiklerle konuşur, türlü konularda onlarla şakalaşırdı. Atatürk’le Mehmetçik’in arasında geçmiş türlü olaylar, köylerde, kabalarda şimdi bile, destan gibi, masal gibi anlatılır.

Bu kulenin dış yüzündeki sade kabartmada, cepheye gitmekte olan Mehmetçik’in evinden ayrılışı dile getirilmiştir. Bu kabartma sanatçı Zühtü Müridoğlu’nun eseridir. Mehmetçik Kulesinin içinde, Atatürk’ün Türk erleri ve Türk kadınları için söylediği özlü sözleri vardır.

ZAFER KULESİ

Muhafız Bölüğünden sonra, köşedeki Zafer Kulesine ulaşılır. Bilindiği gibi Türk Ulusu, tarih boyunca, Asya’da, Avrupa’da ve Afrika’da birçok devletler kurmuştur. Bu devletlerin kuruluşunda Ulusumuzun yüce uygarlık gücü ile savaş gücü temel olmuştur. Türk Devletlerinin hemen hepsi kazandığımız birkaç zafer ile başlamıştır. Bu devletler daha sonra bulundukları bölgede güven ve huzurun başlıca kaynağı, koruyucusu olarak ün kazanmışlardır. Yeni Türk Devleti de, Atatürk’ün komutasında kazandığımız zafer temelleri üzerine kurulmuştur. Bu bakımdan, Anıtkabir’de, tarih boyunca kazandığımız zaferleri temsil eden bir kulenin bulunması çok anlamlıdır.

Anıtkabir kulelerine kabartma hazırlamak için açılan yarışmada, Türk zaferlerini temsil edecek değerde bir eser bulunamamıştır. Bundan ötürü bu kulede hiçbir kabartma yoktur. Kulenin içine Atatürk’ün tabutu Dolmabahçe’den Sarayburnu’na getiren top arabası konulmuştur. Kulenin duvarlarının iç yüzüne, kazandığımız bazı zaferlerin tarihleri ve Atatürk’ün bir kaç özlü sözü yazılmıştır.

Sütunlu yolun sonundaki Barış Kulesi, temsil ettiği kavram bakımından Anıtkabir’in çok ilginç bölümlerinden biridir. Daha önce de söz konusu ettiğimiz gibi Atatürk, savaş meydanlarında ün almış büyük bir komutandı. Fakat O, büyük zaferler kazandıktan ve yeni Türk Devleti’ni kurduktan sonra “Yurtta ve Dünyada Barış”I sağlamak için, insanüstü çalışmaları ile hem kendi ulusunun hem de insanlığın minnet ve saygılarını kazandı. Atatürk’ün çağdaşı olan birçok yabancı devlet başkanları, gerçekte asker olmadıkları halde süslü mareşal üniformaları ile gezdikleri ve kendi uluslarını savaş felaketlerine sürükledikleri halde O, bu çağdaş modaya hiç değer vermedi. Savaş meydanlarında kazandığı mareşallik üniformasını çıkardı. Geri kalmış ulusumuzu “çağdaş ulusların uygarlık düzeyine ulaştırmak için” gece gündüz çalıştı. Kısa bir zamanda bizi bütün dünya ulusları arasında seçkin bir düzeye getirdi.

Barış Kulesi’nde, Atatürk’ün “Yurtta barış, dünyada barış” ilkesini dile getiren bir kabartma kompozisyonu vardır. Sanatçı Nusret Suman’ın eseri olan bu kabartmada, barışın sağlam güven kaynağı olan Türk Ordusu rütbesiz bir asker olarak temsil edilmiştir. Aşağıda, iç ve dış güvenliği sağlamış olan yurdumuzda, Türk halkı huzur içinde çalışmaktadır. Barış Kulesi’nin duvarlarında, Atatürk’ün barış konusundaki özlü sözlerinden bir kaçı yazılıdır. Kulenin içine, Ata’nın bindiği otomobillerden ikisi konmuştur.

23 NİSAN KULESİ

Anıtkabir‘in Çankaya yönündeki merdivenin sağında 23 Nisan Kulesi vardır. 23 Nisan, bizim ulusal bayramlarımızdan biridir. Çünkü 23 Nisan 1920’de Ankara’da Türkiye Büyük Millet Meclisi açılmıştır. Daha önce de söz konusu ettiğimiz gibi biz, Birinci Dünya Savaşı’nda yenilmiştik. Bu savaş sonunda galip devletler, Osmanlı İmparatorluğu’nu parçaladılar. Öz yurdumuz olan bugünkü sınırlarımız içindeki topraklarımızı da aralarında paylaşmaya başladılar.

İstanbul’daki Padişah ve onun etrafındaki hükümet adamları, galip devletlerin yurdumuzu işgallerine karşı koyamıyorlardı. Bu sırada Anadolu’da Türk halkı yer yer kaynaşmağa başladı. Padişah ve hükümet, işgalcilerin isteklerine uydular, Mebuslar Meclisi’ni dağıttılar.

Bu sırada Mustafa Kemal Paşa Anadolu’ya geçti. Amacı, Türk Ulusu’nun egemenliğine dayanan yeni bir Türk Devleti kurmak idi. Paşa, başımıza gelen felaketleri halkımıza açıkladı. Mustafa Kemal Paşa da, Türk Halkı da, İstanbul’daki hükümetten umutlarını kesmişlerdi. Türk yurdunu ancak Türk ulusu kurtarabilirdi. Bunun için Erzurum ve Sivas Kongreleri toplandı. Bu kongrelerde önemli kararlar alındı. Bunlardan biri de Millet Meclisi’nin toplanması idi. Bunun için yeni bir seçim yapıldı. Milletvekilleri İstanbul’da toplandılar. Fakat işgalci devletler, birçok milletvekillerini yakaladılar; sürgüne gönderdiler. O zamanlar Mustafa Kemal Paşa Ankara’da idi. Olacakları daha önceden bildiği için yeni Meclis’in Ankara’da toplanması için gereken hazırlıkları yapmıştı.

İstanbul’da Meclis dağılınca, Mustafa Kemal Paşa, ulusumuza bir bildiri çıkardı. Olup bitenleri saydı, döktü. Ankara’da yeni bir meclis açılacağını bildirdi ve hemen seçim yapılmasını istedi. Seçilen milletvekilleri ile İstanbul’dan kaçabilen milletvekilleri Ankara’da toplandılar. Mustafa Kemal Paşa’yı başkan seçtiler. Yeni bir hükümet kurdular. Bu hükümetin başkanı da Mustafa Kemal Paşa idi. Böylece Türk ulusu Anadolu’da Atatürk’ün dediği gibi “Ulusun egemenliğine dayanan yeni bir Türk Devleti” kuruldu. Atatürk’ün Büyük Millet Meclisi’ni kurması, Türk Tarihi’nde yeni bir dönemin başlangıcı oldu.

23 Nisan Kulesi’nin içinde Büyük Millet Meclisi’ni temsil eden bir kabartma vardır. Sanatçı Hakkı Atamolu’nun eseri olan bu kabartmada, elinde bir anahtar ile bir kâğıt tutan bir kadın görülmektedir. Kulenin içine, Atatürk’ün bindiği bir otomobil konulmuştur.
BAYRAK

Anıtkabir’in Çankaya yönündeki merdivenin ortasında, yüksek bir direk üzerinde Türk Bayrağı dalgalanır. Bu bayrak direğini, Amerika’da yerleşmiş ve bir bayrak direği fabrikası kurmuş olan Nazmi Cemal adındaki bir Türk göndermiştir. Bu direk, tek parçadır ve çelikten yapılmıştır. Yüksekliği 110 Kadem (ayak)dir. Tepesindeki hilâl 22 ayar altın yapraklarla kaplanmıştır. Direğin tepesindeki bronz şapka döndüğü için, bayrak ipe dolaşmaz ve direğe sarılmaz. Bu bayrak direği Avrupa’daki tek parça olarak yapılmış olan bu tür direklerin en yükseğidir.

Bayrak direğinin altındaki mermer kaplama üzerinde, Türk Ulusunun yüce değerleri, Sembolik olarak ifadelendirilmiştir. Sanatçı Kenan Yontuç’un eseri olan bu kabartmada görülen kılıç, ulusumuzun saldırı savaşı gücünü, miğfer savunma gücünü, meşe dalı zaferi, zeytin dalı barışseverliğimizi, meşale uygarlığımızı temsil eder. Şanlı bayrağımızın ulusumuzun bu yüce değerleri üzerinde dalgalanması çok anlamlıdır.

 

MİLLİ MİSAK KULESİ

Çankaya yönündeki merdivenin solunda Milli Misak Kulesi vardır. Millî Misak “ulusal ant” demektir. Atatürk’ün başkanlığında yapılan Erzurum Kongresi’nde, yurdumuzun istilacı düşmanlara karşı korunması için önemli kararlar alınmıştı. Bu kararlar daha sonra yapılan Sivas Kongresi’nde geliştirildi, genişletildi. Sivas Kongresi’nde alınan kararların en önemlisi “Ulusal sınırlarımız içine giren ve girecek olan işgalci düşmanları topraklarımızdan atıncaya kadar vuruşacağımızı” ifade eden karardı. Bu karara göre, ya ulusal sınırlarımız içindeki topraklarımızı düşmanlardan temizleyecek ya da bu uğurda tümü ölecektir.

Mustafa Kemal Paşa, Sivas Kongresi’nden sonra Ankara’ya geldi. O, burada yeni seçilen ve İstanbul’a gitmekte olan milletvekilleri ile buluştu. Onlara atıldığımız ulusal kurtuluş savaşımızı, yapılan kongreleri, alınan kararları anlattı. “Ulusal sınırlarımızı düşmandan temizleyinceye kadar” savaşacağımızı bildiren kararın ilkelerini yazdı ve buna ulusal ant anlamına gelen “Millî Misak” adını verdi. Milletvekillerinden, Millî Misak’ın İstanbul’da toplanan Millet Meclisi’nde kabul edilmesini ve bütün dünyada ilan olunmasını istedi. Gerçekten de son Osmanlı Mebuslar Meclisi’nde Millî Misak alkışlarla kabul ve bütün dünyaya ilan edildi. Bu ulusal andı, daha sonra Ankara’da toplanan Büyük Millet Meclisi de kabul etti. Kurtuluş Savaşı’nda biz, Millî Misak’I gerçekleştirinceye kadar vuruştuk. Sonunda, bugünkü ulusal sınırlarımızı süngümüzle çizdik.

Millî Misak Kulesi’nde, işte bu tarihi ant, bir kabartma ile dile getirilmiştir. Nusret Suman’ın eseri olan bu sade kabartma bir kılıç kabzası üzerinde, üst üste konmuş dört eldeen ibarettir. El elüstüne koyarak ant içme, bizim çok eski bir geleneğimizdir. Fakat Osmanlı İmparatorluğu boyunca ant (yemin) kutsal kitabımız olan Kur’an üzerine el bakarak yapılırdı. Atatürk ilk kez Selanik’te Vatan ve Hürriyet Cemiyeti’nin bir şubesini kurarken, arkadaşları ile silah üzerine el koyarak ant içtiler. Böylece, atalarımızın silah üzerine ant içme geleneği tazelenmiş oldu. Bu kulede Millî Misak’ın Atatürk’ün uyguladığı gibi silah üzerine el koyma biçiminde temsil edilmesi çok anlamlıdır.

ATATÜRK MÜZESİ

Millî Misak Kulesi’nden sonra, Atatürk Müzesi’ne ulaşılır. Anıtkabir yapısının proje yarışması şartlarını hazırlayan (bilim-sanat) komisyonu “Anıt’ın” uygun bir yerinde “müze bölümü” bulunmasını kararlaştırmıştı. İşte bu büze, o kararın uygulanması ile ortaya çıkmıştır.

Müze, Atatürk’e ait, eşya, silah ve fotoğrafların teşhir edildiği büyücek bir salon ile kitapların sergilendiği küçük bir salondan ibarettir. Birinci bölüm çok zengindir. Burada özellikle İş Bankası’nın kuruluşunun onuncu yıldönümünde, altın, gümüş ve pırlantadan yapılmış ve Ata’ya hediye edilmiş bir saat dikkati çeker. Altın kabartma bir levha halindeki “yeni Türk alfabesi” ve altından yapılmış pırlantalarla süslenmiş Nutuk, ziyaretçilerin hayran kaldığı eserlerdir.

Atatürk’e yabancı devlet adamlarının hediye ettikleri eşya ve silahlar da çok ilgi çekmektedir. Bunlar arasında, İran Şahı Rıza Pehlevi’nin hediye ettiği altın, pırlanta süslü kılıç göz alıcıdır. Bu arada, birçok kralların, prenslerin, generallerin Ata’ya hediye ettikleri fotoğraflar da müzede sergilenmiştir.

Fakat müzenin çok değerli eserleri, Atütürk’ün kullandığı eşya, silah ve aletlerdir. Bunlar arasında Ata’nın giydiği elbiseler, ayakkabılar, bastonlar, tuvalet takımları çok değerli belgelerdir. Atatürk’ün hayatının türlü yönlerini incelemek isteyenler için bu müze çok önemli bir kaynaktır.

KİTAPLIK

Müzeye bağlı küçük salonda, Atatürk’ün özel kitaplığından getirilmiş, Türkçe ve yabancı dillerde 3119 kitapsergelenmiştir. Sekiz camekâna yerleştirilmiş olan bu kitapların çoğu, yabancı dillerdeki bu eserlerin konuların genel olarak, tarih ve antropoloji dallarında olması dikkati çekmektedir.

Atatürk, ömrünün son yıllarında “Dünya tarihini ve bu tarihin içinde Türk ulusu’nun yerini” okuyup incelemeğe büyük önem veriyordu. O’nun bu değerli ve büyük ilgisi, Türk Tarih Kurumu’nun kurulmasını ve bu konularda uluslararası tarih kongrelerinin toplanmasını sağlamıştır. O zamana kadar Batılı bilginler Türk Tarihine önem vermezler, bizi çok kez, “medeni kabiliyetten yoksun bir ırk” olarak nitelerlerdi. Atatürk’ün mitmez tükenmez ilgisi ve yol göstermesi sayesinde yapılan bilimsel inceleme ve araştırmalar, Türk Ulusu’nun dünya uygarlığının gelişmesinde büyük hizmetleri olduğu gerçeğinin ortaya çıkmasını sağlamıştır. Bu kitaplıktaki eserler, Atatürk’ün hangi konulara önem verip incelediklerinin açıklanmasına imkân verdiği için, çok değerlidir.

İNKILAP KULESİ

Müze’den sonraki köşede İnkılap Kulesi vardır. Atatürk, daha Harpokulu öğrencisi iken, Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşü sebepleri arasında, bizim, Ortaçağ geleneklerine saplanıp kalmamızın büyük rol oynadığını kavramıştı. O “Türk Milleti’nin uygarlık gücünün yüceliğine” inanıyordu. Türk Milletinin kendisini geri bırakan kötü geleneklerden kurtulunca “Türk uygarlığının, geleceğin ufkundan yeni bir güneş gibi doğacağını” söylüyordu.

Atatürk, Kurtuluş Savaşı’na bu inançla atıldı. Büyük Meydan Savaşlarını, bu inançla kazandı. Yeni Türk Devleti’ni bu inanç temeli üzerine kurdu. O yurdumuzu istilacı düşmanlardan kurtardıktan ve yeni Türkiye Cumhuriyeti’ni kurduktan sonra, bizi çağdaş milletlerin uygarlık düzeyinden geri bırakan engelleri yıktı. Bu devrimlerin ışığında biz bütün dünyada hatırı sayılır bir devlet olduk.

İnkılap Kulesi’nin içinde, sanatçı Nusret Suman’ın eseri olan ve Atatürk Devrimlerini temsil eden bir kabartma vardır. Bu sade, fakat derin anlamlı kabartma meşale tutan iki el vardır. Sönmekte olan bu meşale ile onu tutan zayıf el, çöken Osmanlı imparatorluğu’nun son yıllarını temsil eder. Onun yanında, yeni Türk devleti, güçlü bir el ve ışıklar saçan bir meşale olarak temsil edilmiştir. İnkılap Kulesi’nin içine Atatürk’ün özlü sözlerinden birkaçı yazılmıştır.

 

Read Full Post »

 

İletişim ve Ulaşım Bilgileri
Adres Anıt Caddesi Tandoğan/Ankara
Telefon (0090) 312 231 79 75
Ziyaret Saati Kış: 09.00-12.00/13.00-17.00
Yaz: 09.00-12.30/13.30-17.00
Pazartesi hariç her gün
Bilgi Anıtkabir Proje Yarışması şartlarına uygun olarak, Misak-ı Milli ve İnkılâp kuleleri arasındaki bölüm müze olarak belirlenmiştir. Bu amaçla 21 Haziran 1960’ta Anıtkabir Atatürk Müzesi açılmıştır. Burada Atatürk’ün kullandığı eşyalar ve kendisine hediye edilen armağanlar ve giysileri teşhir edilmektedir.Müzede ayrıca Atatürk’ün madalya ve nişanları ile manevi evlatlarından A. Afet İnan, Rukiye Erkin, Sabiha Gökçen’in müzeye armağan ettikleri Atatürk’e ait eşyalar sergilenmektedir.

 

Read Full Post »

ANKARA’NIN BOĞAZ MANZARASI:
GÖKSU PARKI
Ankara’nın 100 gün gibi kısa bir süre içerisinde faaliyete geçirilen en önemli rekreasyon alanlarından
biridir. Toplam kullanım alanı 508.000 m2’dir. Bu alanın 141.000 m2’si göletten oluflmaktadır.
Gölet içinde gezi amaçlı “Missisipi Gemisi” ve kayıkların yanı sıra, gölün tabii güzelliği olan ada ve
sazlıklar, iflletmelere ait deniz havasını aratmayacak şekilde 9 adet yüzer iskele bulunmaktadır.
Toplam yeflil alan 250.200 m2 olup, bu alanüzerinde 98.700 adet ağaç, ağaççık ve çalı dikilidir.
Park; su ve yeflilin bir arada oldu¤u sosyal, kültürel ve sportif amaçl› kullan›lacak bir çok alandan
oluşmaktadır. Bunların başlıcaları; 2000 kişilik amfi tiyatro, Yelken Kaskatl› Ada Restoran, Tepe
Restoran, Çay Bahçeleri, Sinema Salonu, Spor Salonu, Çocuk Oyun Alanları, Otopark Alanlar› içerisinde
473 barbekünün bulunduğu 13.000 m2 piknik alanı, Türkiye de ilk defa kurulan e¤ğlencenin ve adrenalin
bir arada yaşandığı  Dağ Kızağı, iskele boyu  1.6 km olan ahşap yürüme yolu, kuşbakışı seyir
imkanı sağlayan deniz feneri ve daha bir çok aktiviteleriyle Ankara’nın görülmeye ve gezilmeye değer yeni gözde

mekanlarından birisidir.

Göksu Parkı

 

Read Full Post »

Ankara ve çevresinin milyonlarca yıl önceki flora ve faunası, bitki ve hayvan fosil kalıntıları Tabiat Tarihi Müzesi ve Anadolu Medeniyetleri Müzesi/Ankara Bölümünde sergilenmektedir.

Tabiat Tarihi Müzesi’nde sergilenen, Ankara/Koserelik’te bulunmuş 193 milyon yıl yaşındaki dev bir Ammonoid (Mürekkep Balığı’nın atası) fosili ve Ankara/Beşkonak’taki balık fosili Ankara ve çevresinin uzun yıllar önce bir deniz olduğunu göstermektedir. Kazan İlçesi Güvenç mevkiinde bulduğumuz denize ait midye benzeri ve deniz yıldızlan gibi organizmalar da bu durumu desteklemektedir.

Anadolu’daki insan karakterli ilk fosil primat kalıntıları Fikret Ozansoy tarafından Ankara’da bulunmuş ve Ankara Pithecus Metai Ozansoy adı verilmiştir.

Ankara ve çevresi tarih öncesi çağlardan itibaren sürekli olarak yerleşim görmüştür. Ankara’nın bilinen tarihi Paleolitik Çağa kadar uzanmaktadır. Bu döneme ait çeşitli eserlere Gâvurkale, Ergazi, Lodumlu ve Maltepe’de rastlanmıştır.

Keçiören/Solfasol, Çubuk Çayı yakınındaki Eti Yokuşu, Bağlum, Ayaş-Güdül yakınındaki Karalar ve Tuz Gölü’nün kuzey ve doğu kıyılarında Alt Paleolitik dönem eserleri bulunmuştur. Mezolitik Çağa ait eserler ise Macunköy’de ele geçirilmiştir.

Ankara Kalesi’nde yapılan çalışmalarda. Neolitik Çağa ait bir taş baka parçası bulunmuştur.

Ahlatlıbel ile Koçumbeli’de Kalkolitik Çağ ve Tunç Çağına ait bulunan küçük saray kalın tilan ise buralarda küçük prensliklerin olduğunu kanıtlamaktadır.

Ankara çevresindeki vadilerde Tunç Çağına ait bir ya da birkaç höyük bulunmuştur. Sincan, Atatürk Orman Çiftliği çevresi, Karaoglan, Yalıncak, Karayavşan, Bitik ve Polatlı/Karahöyük bunlar arasında sayılabilir. Bu dönemde yerleşik yaşamın başladığı, hayvanların evcilleştirildiği ve tarımın yapıldığı bilinmektedir.

Kent merkezindeki ilk yerleşmenin Ankara Kalesi’nin bulunduğu bölge olduğu tahmin edilmektedir. İlkçağ kentleri için zorunlu olan üç koşul Ankara’da mevcuttu. Güvenlik açısından ulaşılması zor olan sarp kayalıklı tepe, gıda gereksinimi için Çubuk Ovası ve su için de Hatip Çayı. Hİtitlerin Ankara’yı askeri bir garnizon olarak kullandıkları sanılmaktadır. Her ne kadar kent merkezinde Hititlere ait hiçbir kalıntı elde edilememişse de Mürted Ovasının yakınındaki M.O. 2000’e tarihlendiriİen Bitik’te erken Hitit dönemine ait bir bitik vazosu ele geçirilmiştir. Haymana yakınlarındaki Gâvurkale’de ise Hititlere ait dinsel alan kabartmaları bulunmuştur. Aynca Karaoğlan, Ayaş/Asarcık-Tekke, Polatlı/Karahöyük-Yassıhöyük, Etimesgut, Sincan, Mogan/Hacılar, Haymana/Külhöyük ve Çubuk/Aktepe-Karadana’da Hitit kalıntılarına rastlanmıştır.

Hitit İmparatorluğu”nun tarihe karışmasından sonra kent ve çevresi M.Ö. 8-7. yüzyıllarda Frig egemenliğine girer. Ankara’daki ilk önemli yerleşme Frigler döneminde olur. Bu dönemin izlerine Augustus Tapınağı’nın duvarlarında rastlanır. Friglerin ana tanrıçası Kibele’nin oturduğu tepenin bugünkü Hacı Bayram Camii ve çevresi olduğu yapılan kazılarda bulunan Frig kalıntıları ile gösterilmiştir. Geç Hitit ve Frig kabartmaları Atatürk Orman Çiftliği/tren istasyonu, Bahçelievler, Gölbaşı ve Etimesgut’ta ele geçirilmiştir. Ayrıca Atatürk Orman Çiftliği, Anıtkabir ve Bahçelievler arasında Frig nekropolünü oluşturan birçok tümülüs bulunmuştur. Bulunan bu eserler Anadolu Medeniyetler Müzesi ile ODTÜ Müzesi’nde sergilenmektedir. Bunun yanında Ulus kazısı, Karaoğlan, Hacılar, Bitik, Sincan höyüklerinde, Sincan/Tatlar, Ayaş/Gökler, Beypazarı/Boyalı-Fasılkaya ve Güdül/Kirmir Çayı Vadisi’nin kaya mağaralarında Frig eserleri görülmüştür. Bu döneme ait en fazla eser Gordion’dadır.

MÖ. 696/695 yıllarında İran’dan gelen Kimmerlerin Frigya’yı istilası ile Frig Krallığı yıkılır. Kimmerlerin geri çekilmesi ile bölgede Lidyahlar egemenlik kurarlar.

Lidyalılar M.Ö. 547′ ye kadar hüküm sür­müşlerdir. Bu dönem kent. Kral Yolu üzerinde ol­ması nedeniyle ticari ve askeri bir merkez konu­muna girmiştir. Ankara doğudaki Perslerle ve batıdaki site devletleri arasında Önemli bir pazar ye­ri olmuştur. Lidya Kralı Krezüs’ün M.Ö. 547′ de Pers Kralı Kyros’a yenilmesiyle kent Pers ege­menliğine geçer. Yaklaşık 200 yıllık Pers döne­minde Ankara önemli bir ticaret merkezi olma konumunu korur. Anadolu, Pers yönetiminde bir­çok satraplığa(valilik) bölünmüş ve Ankara, Daskyleion Satraplığı’nda yer alrmştır. Persler Anadolu’da çok önemli yol ağlan inşa etmişlerdir ve en önemlisi Kral Dareios Fin kurduğu Kral Yolu’dur. Daha sonra Makedonya Kralı Büyük iskender Anadolu’yu Helen dünyasına açmak için doğu seferine çıkarak M.Ö. 333 yılında Persleri tüm Anadolu’dan çıkarır. İskender Kral Yo­lunu Tuz Gölü civarına kaydırdığı için Ankara bir süre ticari yönden önemsiz konuma düşer. Ankyra adı yazılı kaynaklarda ilk kez Büyük isken­der’in Asya seferinde geçer. Büyük iskender Gordion’da ünlü düğümü keser ve daha sonra bir süre Ankara’da kalır. Onun M.Ö. 323 yılında Babil’de ölümü üzerine imparatorluk satraplıklara bölünürek, Ankara ve çevresi Antigonos’un payı­na düşer. Bölge, M.Ö. 301′ deki Ipsos savaşında Antigonos’un ölümünden sonra, önce komutan ve satrap Lysimakhos’ un ve daha sonrada M.Ö.281’de Lidya’da Korupedion savaşında Lysimakhos’u yenen I.Selevkos’un eline geçer, M.Ö. 278-189 yıllan arası Galatlann egemen­liğine girer. Galatlar Avrupa’da Kelt olarak bilinen Kuzey Avrupa’dan Akdeniz’e kadar uzanan ge­niş, istilacı ve yıkıcı bir kavimdir. 20.000 kişiyle hep doğudan batıya doğru bilinen göçlerin tersine batıdan doğuya gelerek Sakarya ve Kızılırmak arasında daha sonra Galatya adı verilen bölgeye yerleştiler. Galatlann üç kolundan biri olan Tektosag’lar Ankara’ya gelerek  kendilerine başkent yaptılar. Diğer İki kol Pessinus (Sivrihisar/Ballıhisar) ve Tavium (Yozgat/Büyüknefes)’a yerleştiler. Ankara’nın belgelere dayalı düzeni Galatlarla baş­lar. Ankara’nın bu aralar çok geliştiği bilinmekte­dir.

Sivrihisar yolundaki Karalar (Asarkaya), Bağlum/Hisartepe, Sincan- Yenikent/Yeni Kayı-Akçaören-Esenler, Ayaş/Tiske- Canılh-Karalar, Polatlı/Basrikale-Hisarlıkaya ve Beypazan/Tabanoğlu-Dikmenkale’de Galatlara ait kale kalıntı­ları bulunmuştur.

Galatlar Romalılara karşı düşmanca tutuma girince M.Ö. 189’da Romalı General Vulso onları yapılan savaşta yendi ve yapılan barış anlaşma­sıyla Ankara’yı tekrar Galatlara bıraktı. M.Ö. 168′ de Bergama(Pergamon) Krallığı Ankara’yı istila etti. Romalılar tekrar harekete geçince geri çekildiler. Daha sonra Pontus Krallığı istila etti. Bunun üzerine yapılan savaşta Romalılar Pontuslan yendi.

Tüm bu karışıklıklardan sonra Roma İmpara­toru Augustus M.Ö. 25′ de Galatya’yı Roma’ya bağladı.

Ankara’run en parlak dönemi Roma împaratorluğu’nda Galatya eyaletinin başkenti olmasıy­la başlar. Metropolis yani Anakent unvanı alır. Doğu Roma’nın merkezi İstanbul, Ankara ise dinlenme kenti olmuştur. Kent askeri açıdan stra­tejik bir öneme sahipti. 600 yıl bölgeye hakim olurlar, ilk yıllarda kentin yönetimini Galat prenslerine bıraktılar. Kent Roma döneminde bir Çok yapılarla donatıldı ve diğer Roma kentlerinde olduğu gibi 12 semte (fiile) bölündü, içişlerinde bağımsız ve demokratik olarak, halk tarafından seçilen meclislerle yönetildi. Bu dönemde kentin alt yapısı tamamlanmış ve Elmadağ’dan taş boru­larla su getirilmiştir. Tahıl üretimi, dokumacılık ve hayvancılık alanında büyük gelişmeler sağlan­mıştır. MS. 3. yüzyılın başında imparator Caracalla kale duvarlarını onartmıştır. 4. yüzyılın or­talarına doğru Hıristiyanlığın yayılmasıyla kent, dini bir merkez olup 314 ve 358′ de Saint Synode adıyla kurulan Hıristiyanlık Meclisinin önem­li dini kararları almasında rol oynamıştır.

M.S. 3. yüzyılda Penslerin ve Gotların Anado­lu’ya akınları sonucunda Roma İmparatorluğu es­ki gücünü yitirdi. Kentteki yapıların çoğu tahrip oldu ve kıtlık ortaya çıktı, imparatorlukta oluşan sosyal ve ekonomik çöküntü kentin çevresinin surlarla çevrilmesine neden olmuştur. M.S. 395’te İmparatorluk ikiye ayrılınca doğuda Bi­zans egemenliği başlamıştır.

Bizans döneminde Ankara askeri ve ekono­mik açıdan yine önemini korudu. Dokumacılık ve ticaret gelişti. M.S. 622’de Sasanilerin daha son­raları da Arapların saldırılarına uğradı. M.S. 806’da Harun-el-Reşit ve 839’da El-Mutasin’in yağmalarına maruz kaldı. Bu kısa süreli ele geçiş­lerden sonra Bizanslılar tekrar duruma hakim ol­dular. 11.yüzyıla kadar bir barış dönemi oldu ve ticaret daha da gelişti.

11.yüzyılın ilk yarısındaki veba salgını, dep­rem ve kıtlık kentten göçlerin olmasına neden ol­muştur.

1071 yılında Selçuklu Sultanı Alpaslan Malaz­girt’te Bizans imparatoru R.Diogenes’i yendi. An­kara 1073 yılında ilk kez Türkler tarafından alındıysa da bu egemenlik (asa sürdü. Bizanslılar, Danişmentliler ve Selçuklular arasında kent birkaç kez el değiştirdi. 1101’de Haçlılar sırasında Bi­zanslılar, 1127’de Danişment Beyi Emir Gazi ve daha sonra oğlu Mehmet Gazi ve son olarak da 1143’de Selçuklu Sultanı I.Mesut tarafından ele geçirildi. 1155’de I.Mesut’un Ölümü üzerine oğlu Şahinşah başa geçtiyse de kardeşi U. Kılıçarslan’a 1169 yılında yenildi. Sonuçta II.Kılıçarslan Ana­dolu’da Selçuklu Devleti’nin birliğini sağladı.

Selçuklular döneminde özellikle 1219-1237 yıllan arasında Alaaddin Keykubat’m hükümdar­lığı sırasında Ankara parlak günler yaşamıştır. Kent askeri ve ekonomik yönden yeniden canlan­dı. Kale’yi onarttılar ve günümüze kadar gelen birçok Önemli eserler bıraktılar.

II. Kjlıçarslan ülkesini Ölmeden önce oğulla­rı arasında paylaştırdı. Muhiddin Mesut’un payı­na Ankara düştü. 1192’de babalan Ölünce To­kat’ta bulunan kardeş Rükneddin Süleyman yak­laşık 3 yıl Ankara Kalesi’ni kuşattıktan sonra 1204’de Kale’yi ele geçirdi. Oğullan île birlikte Muhiddin Mesut’u öldürdü. Beş gün sonrada kendisi öldü. Daha sonra sırasıyla III.Kılıçarslan ve Gıyaseddin Keyhüsrev’in idaresine girdi. Keyhüsrev öldükten sonra Alaaddin Keykubat 1210 yılında Ankara’ya geldi ve kardeşi Izzeddin Keykavuş’un ölümü üzerine 1219 yılında sultan oldu.

13. yüzyıldan itibaren Moğolların ve ilhanlı­ların saldırılan sonucu tüm Selçuklu kentlerinde olduğu gibi Ankara da çok zarar gördü.

1243’de Selçuklular Kösedağ Savaşı’nda Moğollara yenildi. II.Gıyaseddin Keyhüsrev An­kara Kalesi’ne sığınmak zorunda kaldı. Anado­lu’da Selçukluların güç kaybı devam etti. Selçuk­lular, ilhanlılar, İlhanlı valilerinden Eratnaoğulları ve Ahiler arasında kentte devamlı yönetim de­ğişiklikleri oldu. 1304’de Ankara Moğolların İdaresine girdi ve Ahi Beyleri Moğolların deneti­minde idareyi ele aldılar.

Orta Asya’nın büyük kentlerindeki esnaf ve zanaatkarlar Moğollardan kaçarak Anadolu’ya, özellikle de Ankara’ya gelmişlerdir.

Ahiler döneminde ticaret gelişti. Sofçuluk ve dericilik kente özgü olarak önem kazandı. Esnaf teşkilatı olan Ahilik bu dönemde kurumlaşmıştır.

1308-1341 yıllan arasıda ilhanlılar yönetimi ele almış ve tayin ettikleri valilerle yönetmişler­dir. Sivas Valisi Alaeddin Eratna I342’de Eratnalılar Devletini kurmuş ve Ankara bir dönem de onun belirlediği valilerle idare edilmiştir.

1354 yılında Orhan Gazi zamanında Süley­man Paşa tarafından Ankara Ahilerden savaşsız bir şekilde alınarak Osmanlı Devleti’ne bağlan­mıştır.

1402 yılında Anadolu’yu istila eden Timurlenk, Yıldırım Sultan Beyazıd’ı Çubuk Ovası’ndaki Ankara Savaşı’nda yendi. Daha sonra Beyazıd’ın ölümü ve Tİmurlenk’in çekilmesi üzerine bir süre karışıklıklar yaşandı. Bu duruma 141 [ yıhnda Çelebi Mehmet Ankara’yı alarak son verdi. Bundan sonra Ankara Osmanlılar için hem askeri açıdan hem de sofçuluk, kunduracılık. debbağlık ve bağcılık gibi ticari açıdan Önemli oldu. 16.yüzyılda Kanuni devrinde eyalet sistemi kurulurken bir süre Anadolu eyaletinin merkezi oldu. Daha sonra eyalet merkezi Kütahya’ya nak­ledilince 1413’de sancak merkezi haline geldi. Bu arada şehrin nüfusu ve mahalle sayısı arttı. 1555 yılında Demschwam kent krokisini çizdi.

1558 yılında Şehzade Beyazıt isyanı ve 17.yüzyılın başında çıkan Celali isyanları kente büyük zarar verdi. 1623′ de Abaza Mehmet Paşa, 1651′ de Abaza Hasan Paşa ve 1652′ de İbiş Paşa’nın saldırısına uğrayan kentimiz huzuru Köprülüler devrinde buldu. Daha sonraları da 1832-1833 yıllan arasında Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa’nın ordulan  kente egemen oldular.

1836′ da II. Mahmut döneminde tekrar eyalet merkezi oldu. 1848-1850 ve 1855-1859 yıllan arasında Bozok eyalet olunca Ankara Sancağı buraya bağlanmış, nihayet 1860’dan sonra yeniden eyalet merkezi olmuştur.

19.yüzyılın ortalarından İtibaren Güney Af­rika ve Kaliforniya’da tiftik keçisi yetiştirilmesi ve dokumacılıkta makineleşmenin başlaması sof ticaretine darbe vurmuştur.

1815 yılında büyük bir veba salgım ve 1847 yılında ise büyük bir kıtlık baş göstermiştir.

1839’da ilk defa Prusyalı subay Freih Von Wincke kentin detaylı bir planını hazırlamış ve 1869’da ilk matbaa açılmıştır. 1892’de demiryol­ları kente ulaşmış ve 1917 yılında çıkan büyük yangın bir çok mahallenin yanmasına neden ol­muştur.

Kentte arka arkaya oluşan bu olumsuzluklar 27 Aralık 1919 yılında Mustafa Kemal’in An­kara’ya gelmesiyle noktalanmıştır. Kurtuluş Savaşı sürecinde 23 Nisan 1920’de Büyük Millet Meclisi açıldı. 13 Ekim 1923′ de Ankara başkent ilan edildi ve 29 Ekim 1923’de de Türkiye Cum­huriyeti kuruldu. Cumhuriyetin ilk yıllarında An­kara bozkırın ortasında çorak, balcımsız, sıtmalı bir kasaba görünüşlü kentti. Yaklaşık nüfusu 30. 000 dolaylanndaydı. Ankara aradan geçen 80 yıl sonrasında hızla gelişerek modem ve çağdaş bir kent olmuştur.

Read Full Post »

Düden Şelalesi

 

 

Damlaştaş Mağarası

 

Kaş

 

Kemer

 

Manavgat Oymapınar

 

Antalya Kale İçi

 

Read Full Post »


 KIYI TURİZMİ

Türkiye’nin en önemli turizm merkezi olan Antalya’nın kıyılarının uzunluğu, girinti, çıkıntı dahil 640, düz hat 500 km’dir. Antalya’nın batı kıyılarında dağların denize dik inmesi nedeniyle deniz derindir ve plajlar süreklilik göstermez. Ancak Kemer, Tekirova, Kumluca, Finike, Demre ve Kaş kıyılarında iyi olanaklı tabii plajlar vardır. Ayrıca Beldibi Plajları, Göynük Sahilleri ile Kemer, Tekirova, Olympos ve Kolindonya burnundan Xanthos’a kadar olan sahillerde turizm için gerekli bütün tabii unsurlar bulunmaktadır. Konyaaltı ve Reşat Adası Plajları da Antalya’nın batısında yer alır. İlin doğu kesiminde ise dağların denize paralel uzanması, dağlarla deniz arasında bir ova oluşumunu sağlamış, böylece Antalya’dan başlayıp Side ve Gazipaşa yakınlarına kadar ince kumdan meydana gelen muhteşem plajlar olmuştur. Lara, Karpuzkaldıran, Belek, Kundu plajları Antalya’nın doğusunda yer alan plajlardandır.

Antalya’da Mavi Bayrak ödüllü çok sayıda plaj mevcuttur. (Mavi Bayrak, Avrupa Çevre Eğitim Vakfı’nın (EEE) 1987’den beri yürüttüğü; deniz ve göl sularının temizliğini, kıyıların düzenini, plaj hizmetlerinin niteliğini yükseltmeyi amaçlayan bir kampanyadır.) Ülkemizde 1992’de Akdeniz kıyılarımızda başlatılan kampanya çalışmaları, Avrupa Çevre Eğitim Vakfı üyesi Türkiye Çevre Eğitim Vakfı tarafından yürütülmektedir.

Antalya’daki ince kumlu tabii plajlar ve güzel manzaralı koyların yanı sıra mart-aralık aylarında iklimin ve deniz suyu sıcaklığının uygun olmasıyla devam eden deniz mevsimi bölgenin turizm potansiyelini arttırmaktadır.
Kleopatra Plajı

Uzunluğu 2 km. olan plaj Alanya’nın batısında yer alır. İnce kumlu alabildiğine geniş bir plajdır. Kleopatra’nın bile banyo yaptığı söylenen bu plajın bir özelliği de denizin sığ olmasıdır.

 

İncekum Plajı

Alanya’nın yaklaşık 20 km. batısında çamlık, doğal, ince kumlardan oluşan güzel bir plajdır. Çadır kampı yapılabilecek alan mevcuttur.

Doğu Plajı

Alanya’nın doğusunda, Antalya-Mersin karayolu üzerindedir. Keykubat Plajı ile bunun 14 km’lik sahil uzantısından oluşur. Sahil boyunca plaj tesisleri bulunmaktadır.
Ulaş Plajı

Antalya-Mersin karayolu üzerinde Alanya merkezden batıya doğru 6 km. uzaklıkta bulunmaktadır, Ulaş Plajı’ndaki “Karayolu Ulaş Dinlenme Parkı” sahil yolunu takip eden arabalı yerli ve yabancı turistlerin dinlenme yeri olarak düşünülmüş ve bu amaçla yapılmıştır.

 

Sorgun Plajı

Antalya’nın en güzel plajlarındandır. Manavgat’a giderken güneye inen yoldan yaklaşık 6 km. gidildiğinde ulaşılan şirin, doğal bir plaj ve sahildir.

Koru Plajı

Gazipaşa’nın Koru Mahallesi’nde bulunan bu plajda deniz; kendi kendini filtre eden tek deniz olma özelliğine sahiptir. Üç doğal havuzu vardır, Bunlardan iki doğal havuz özellikle yeni yüzme öğrenenler için idealdir.

Gazipaşa’ ya 3 km. uzaklıkta İskele Plajı ve Kahyalar beldesinde de Kahyalar Plajı vardır.

Lara Plajı

Antalya’nın 12 km. doğusundadır. Kumu gayet ince olup çam ormanları ile kaplıdır. Halka açık plajları, yiyecek ve içecek ihtiyacını karşılayacak gazinoları ve soyunma kabinleri vardır.

Karpuz Kaldıran Plajı

Lara Plajı’nın batısında Düden Şelalesi’nin denize döküldüğü yerdedir. Askeri dinlenme kampı olarak kullanılan plajın kumu çok ince, denizi sığdır.

Adalar Plajı

Karaalioğlu Parkı’nda kayalık bir plajdır. Yeme içme ihtiyacının karşılandığı gazinosu ve soyunma kabinleri vardır.

Mermerli Plajı

Mermerli Parkı’nın altında olan plajın soyunma kabinleri ve duşu vardır.

Konyaaltı Plajı

Antalya’nın 3 km. batısında, yaklaşık 1.5 km. uzunluğunda kum çakıl karışımı bir plajdır. Belediyenin yaptırıp işletmeye açtığı halka açık plaj tesisleriyle yeme, içme ihtiyacına cevap verebilecek gazinolar, pansiyonlar ve oteller vardır,

Reşat Adası Plajları

Eskiden Sultan Reşat’ın mesire yeri olan plaj, Antalya’nın 15 km. kadar batısında, Kemer yolu üzerinde etrafı ormanlarla kaptı tabii bir plajdır.

Kemer Plajı

Kemer’de Beldibi mevkiinden başlayıp Tekirova’ya kadar olan bölüm genellikle ince kumlardan oluşan doğal bir plajdır. Kemer merkezde Belediye Plajı, yat limanı yanındaki Ayışığı Plajı ve Phaselis Plajı denize girenler tarafından tercih edilen plajlardandır.

Phaselis Plajı

Tarih, dağ, deniz, orman, sığ bir koy ve ince kumun birleşmesiyle meydana gelen eşine az rastlanır güzellikte bir plajdır.

Tekirova Kıyıları

Kayalık ve kumsal kıyıları, vahşi tabiat güzellikleri ve nefis kokulu portakalları ile dikkat çekmektedir.

Finike Sahilleri

İnce kumları ve güzel manzarası ile Akdeniz sahillerinin tabii plajlarına sahiptir.

Adrasan Kıyıları

Antalya’nın doğal bir limanı olup kayalık ve ince kumlu doğal plajlara ve güzel bir manzaraya sahiptir.

Patara Kumsalı

Özel Çevre Koruma Bölgesi olan Patara (Ovagelemiş), Kaş-Fethiye yolu üzerinde ilçe merkezine 45 km. uzaklıktadır.

Patara, Türkiye’nin en geniş (800 m.) ve en uzun (15 km.) kumsalıdır. Akdeniz’de yaşayan 5 ayrı deniz kaplumbağası türünün ikisi Caretta caretta (Atlantik Okyanusu’na mahsus çok iri deniz kaplumbağası) ve Chelonia mydas (yeşil kaplumbağa) Antalya sahillerinin 17 bölgesini yumurtlama kumsalı olarak kullanmaktadır. Belek, Manavgat, Tekirova, Çıralı, Olympos, Adrasan, Kumluca, Kale (Demre) kumsalları da birinci dereceden deniz kaplumbağası yumurtlama sahasıdır. Deniz kaplumbağası popülasyonu Patara kumsalının Eşen Çayı ağzının doğusundan başlayarak doğuya Gelemiş köyüne doğru antik kentin önündeki kumsalın doğu ucundaki dağlık kısmına kadar devam eder. Yaklaşık 7 km. uzunluğunda olan bu kumsal, çok ince ve temiz bir kum ihtiva etmektedir.

Read Full Post »

Müzeler ve Ören Yerleri

Antalya Müzesi

Antalya’da ilk müze, 1922 yılında Antalya ve çevresinde derlenen arkeolojik eserlerin Alaaddin Camii’nde depo edilmesiyle kurulmuştur. 1934 yılında buradaki eserler Yivli Minare ve külliyesine taşınarak, 1937 yılında ziyarete açılmıştır. 1972 yılında bugünkü binasında hizmet vermeye başlayan müze 1988 yılında “Avrupa Konseyi Özel Ödülü”nü kazanmıştır.

Antalya Müzesi 13 teşhir salonu, çocuk bölümü ve açık hava teşhiriyle bölgenin tarihini kronolojik olarak yansıtmaktadır.

Side Müzesi
Manavgat İlçesi’ne bağlı Side Beldesi’ndedir. Manavgat’a 8 km. uzaklıktadır. Roma Devrine ait agoranın karşısında bulunan, M.S 5-6.yüzyıldan kalma antik agoranın hamamı 1960/61 yıllarında restore edilerek müze haline getirilmiştir.
Müzede sergilenen eserlerin büyük bir bölümü, Prof. Dr. Arif Müfid Mansel tarafından,1947-1967 yılları arasında Side antik kentinde yapılan kazılarda, çıkarılan buluntulardır. Hellenistik, Roma ve Bizans Devrinden; yazıtlar, silah kabartmaları, Roma Devrinden yapılmış Grek orijinallerinin kopyası olan heykeller, torsolar, lahitler, portreler, ostotekler, amphoralar, sunaklar, mezar stelleri, sütun başlıkları ve sütun kaideleri

Suna Ve İnan Kıraç-Kaleiçi Müzesi (Özel Müze)

Müze, Antalya Kaleiçi’ndeki korunması gerekli kültür varlığı olarak tescilli iki binada yer almaktadır. Suna ve İnan Kıraç tarafından oldukça harap bir durumda satın alındıktan sonra, 1993-1995 yılları arasında onarılan bu yapılardan ilki, iki katlı bir konut binası olup, geleneksel dış sofalı Türk evinin geç dönem örneklerindendir. Ev, uzun yılların getirdiği eklerden arındırıldıktan sonra, üst kattaki hayata açılan üç odası, Antalya Kaleiçi yapılarının en önemli sivil mimarlık örneklerinden sayılan, Tekelioğlu Konağı’ndan esinlenerek ahşap çıtalı tavanlar ve kalemişi bezemelerle süslenmiş; 19. yüzyılın ikinci yarısı Kaleiçi yaşamından kesitlerin, özel efektlerle birlikte sunulduğu değişik bir etnografya müzesi olarak düzenlenmiştir. Odalarda sırasıyla, kahve ikramı, damat tıraşı ve kına gecesi gibi günümüze kadar süregelen geleneksel Türk halk kültürü öğeleri konu alınmıştır. Müze bahçesindeki ikinci bina Aya Yorgi (Agios Georgios) adına inşa edildiği bilinen bir Ortodoks kilisesidir. Kapı yazıtından kilisenin 1863’te bir onarım gördüğü anlaşılmaktadır. Onarım sonrası, bir sergi mekânı olarak düzenlenen kilisede, Suna ve İnan Kıraç koleksiyonundan değişik kültür ve sanat eserleri sergilenmekte, konserler, kültürel etkinlikler düzenlenmektedir.

Antalya Atatürk Evi Müzesi

Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün 6 Mart 1930 tarihinde Antalya’ya geldiğinde bir hafta kaldığı evdir. 1980 yılında düzenlenip Atatürk Müzesi olarak ziyarete açılmıştır.

Ev iki katlıdır. Alt katta odalar, banyo ve mutfak vardır. Atatürk, üst kattaki balkonlu odada kalmıştır. Atatürk’le ilgili belgeler ve eşyalar sergilenmektedir.

Alanya Müzesi

İlçe merkezinde yer alan müze 1967 yılında açılmıştır. Arkeolojik ve etnografik eserlerin sergilendiği iki teşhir salonunun yanı sıra müze bahçesinde de teşhir yapılmaktadır.

Alanya Atatürk Evi ve Müzesi

Şekerhane Mahallesi’ndedir. Gazi Mustafa Kemal Atatürk 1935 yılında Alanya’ya gelerek Tevfik Azakoğlu’na ait bugün müze olarak düzenlenen evde kalmıştır.

30 Nisan 1987 tarihinde ziyarete açılan müzenin ilk katında Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyetin ilk yıllarına ait Atatürk ile ilgili fotoğraflar sergilenmektedir. Evin üst katı oturma, çalışma ve yatak odaları olarak eski Alanya evini canlandırmaktadır.

Iotape (Aytap) Antik Liman Kenti

Aytap, Alanya’nın 30 km. doğusundadır. Bugünkü Akdeniz kıyı yolu, bu Roma kentinin ortasından geçmektedir. Kral Antiochos’un karısı Iotape’nin anısına kente bu adı verdiği bilinmektedir. Kentin 50-100 m. boyutlarında bir limanı vardır. Yarımada şeklindeki yüksek bir tepenin üzerine kurulmuş olan kentin kalesine oldukça zor çıkılmasına karşın, görülen manzara tüm yorgunlukları unutturacak güzelliktedir. Iotape kentinin antik caddesi, hamamı, kilisesi, nekropol ve akropolü ayaktadır. Tek odalı ve üstü kapalı mezar odaları da kentin antik kalıntıları içindedir.

Selçuklu Tersanesi

1228 yılında yaptırılan tersane 56,5 m. uzunluğunda, 44 m. derinliğinde ve 5 gözlüdür. Tersane güneyden gelebilecek tehlikelere karşı, iki katlı, iki odalı bir kule ile güçlendirilmiştir.

Patara (Ovagelemiş)

Fethiye – Kaş yolunda, Kaş’a 41 km. mesafededir. Bütün antik devirler boyunca Lykia bölgesinin en önemli şehirlerinden biri olan Patara, kitabelerde ve sikkelerdeki yazılış şekli ile Lykia dilinde PTTARA diye geçmektedir. İskender’e kapılarını açan şehir özellikle onun halefleri zamanında deniz üssü olarak büyük önem kazanmış, M.Ö. 315’te Antigonos, 304’te de Demetrios tarafından işgal edilmiştir. Daha sonra Ptolemaios’ların eline geçen şehrin bu dönemdeki adı Arsinoe’dir. M.Ö. 190’da ise III. Antiochos tarafından alınmıştır. Lykia Birliği sırasında metropolis durumunda olan Patara üç oy hakkına sahipti ve birlik toplantıları çoğu kez burada yapılıyordu. Roma İmparatoru Hadrianus da karısı ile birlikte bir müddet burada kalmıştır. Noel Baba’nın (Myralı Saint Nicholas) doğum yeri olan kent Bizans egemenliği sırasında hâlâ bir liman kentiydi. Şehir büyük bir ticaret merkezi olmasının yanı sıra Apollon kehanet merkezi olarak da önem taşımakta idi.

Kalıntılar arasında M.S. 2. yüzyıl başlarına tarihlenen giriş kapısı ve çevresindeki çok sayıdaki Roma dönemi lahitleri, dikkati çekmektedir. Ayrıca kentte Vespasianus’a ithaf edilen hamam, bir tiyatro binası, Hadrianus Granarium’u gibi kalıntılar görülmektedir.

Patara Plajı ise; en dar bölümü 280 m., en geniş bölümü ise l500 m’ye ulaşan ölçümü ve 18 km. uzunluğu ile Türkiye’nin en uzun kumsalına sahip plajıdır. Çevre Bakanlığınca “Özel Çevre Koruma Bölgesi” ilan edilen Patara Plajı, Caretta caretta deniz kaplumbağalarının üreme alanıdır. Bölgede, Caretta caretta’ların üreme dönemlerinde ekolojik ortamlarının devamı için, koruma tedbirleri titizlikle uygulanmaktadır.

Xanthos (Kınık)

Kaş’a 45 km. mesafede, Kınık beldesindedir. Eşen Çayı’nın doğu kıyısında kurulmuş Lykia bölgesinin en büyük dini ve idari merkezi olarak nitelenmektedir. Kentin akropolisinden elde edilen yüzey buluntuları, yerleşme tarihinin M.Ö. 8. yüzyıla kadar uzandığını ortaya koymaktadır. M.Ö. 545’deki Pers işgali sırasında, Harpagos’a karşı sonuna kadar direnen kent halkı, tüm Lykia’ya örnek olmuştur. Ancak Xanthoslular işgali engelleyememişlerdir. Antik kentte Büyük İskender’in fethinden sonra Seleukosların ve Roma’nın egemenliği yaşanmıştır. Xanthos M.Ö. 168’de Lykia Birliği’nin lideri olmuştur. Kentin asıl gelişimi de Roma dönemlerinde gerçekleşmiştir. M.Ö. 42’de Roma’daki iç savaşlar sırasında Brutus’un yıkıma uğrattığı kent hemen yeniden kurulmuştur. M.Ö. 43’de Pamphylia ile birlikte imparatorluk eyaleti olur. İmparator Neron zamanında kısa bir süre bağımsızlığını kazanmıştır. 73-74’te ise yeniden Lykia-Pamphylia sınırken içerisine alınmıştır. Bizans dönemi’nde surlar onarılır ve tepenin doruğuna bir manastır yapılmıştır. Hırıstiyanlık döneminde Piskoposluk haline getirilen kent 7. yüzyılın sonundan 10. yüzyılın başına değin Arap akınlarıyla sarsılmıştır.

Kent surları Roma ve Bizans dönemlerinde onarılarak çeşitli ilavelerle güçlendirilmiştir. Güneyde, M.Ö. 2. yüzyıla ait kapı yer alır. Bu kapının arkasında İmparator Vespasianus’a ait dor düzenli Zafer Kemeri görülür. Güneybatıda kentin ilk kurulduğu yer olan Lykia akropolü vardır. Artemis’e ait olduğu düşünülen bir tapınağın kalıntıları ile bir Bizans kilisesi akropolde bulunur. Kuzeydeki Roma dönemi akropolisinde ise görkemli bir manastır dikkati çeker. Tiyatro, Roma dönemine aittir ve 2. yüzyıla tarihlenir.

Antik kentteki ilk araştırmalar 1838’de İngiliz Charles Fellows tarafından yapılmıştır ve ne yazık ki görkemli mezar anıtları, Nereidler Anıtı, Harpyler Anıtı, Payava Lahdi, Aslanlı Mezar İngiltere’deki British Museum’a kaçırılmıştır.

Phellos (Felen Yayla)

Kaş’a 12 km. mesafede olan Felen Yaylası üzerinde, çevreye hâkim tepelerde kurulmuştur. Phellos M.Ö. 4. yüzyılda oldukça önemli bir kentti. Antiphellos şehri, Phellos’un limanı idi. Phellos şehrinin etrafını çevreleyen poligonal teknikle yapılmış surlardan bir bölümü hâlâ ayaktadır. Rölyeflerle bezeli bir lahit, M.Ö. 4. yüzyıla ait diğer lahitler ve ev tipinde kayadan kesilmiş mezarlar kenti çevrelemektedir.

Antiphellos (Kaş)

Kaş’ın tarihteki adı “Antiphellos” tur. Karia ve Lykia bölgeleri arasındaki bağlantıyı sağlayan yolların kesişme noktasında olan Antiphellos, aynı zamanda bir ticaret limanıdır. Makedonya Kralı Büyük İskender’in, Anadolu seferi sırasında, krallığın egemenliği altına girmiştir. İskender’in genç yaşta ölümünden sonra bölge, Seleukoslarla Ptolemaioslar arasında el değiştirmiştir.

Antik kent, Roma döneminde önem kazanmış ve Bizans döneminde piskoposluk merkezi olmuştur. Bu dönemde Arap akınlarına uğramış, daha sonra Anadolu Selçuklu topraklarına katılarak Andifli adını almıştır. Anadolu Selçuklu Devleti’nin yıkılmasını takiben Tekelioğlu Beyliği yönetimi ele geçirmiş ve Osmanlı Devleti ilçeyi Yıldırım Bayezid zamanında topraklarına katmıştır. Teke Yarımadası, 0smanlı İmparatorluğu döneminde de ticari açıdan önemini korumuştur.

Antik kentten günümüze ulaşan eserlerinin başında şehrin kuzeyinde kayalara oyulmuş mezarları ile Lykia lahitleri gelmektedir. Bunlardan biri bugün Uzun Çarşı Caddesi’nde bulunan Lykia yazıtlı anıt mezardır. (M.Ö. 4. yüzyıl) Eser tek bloktan oluşur ve üzerinde sekiz satırlık Likçe kitabe vardır. Kaş antik tiyatrosu (M.Ö. 1. yüzyıl), 26 basamaklı ve dört bin seyirci kapasitelidir.

Apollonia (Kılınçlar)

Kaş’a 22 km. mesafede, Kekova yolu üzerinde Kılınçlı köyünde Lykia Birliği’ne bağlı olarak kurulmuş bir kenttir. Kalıntılardan anlaşıldığına göre M.Ö. 4. yüzyılda kurulmuştur. Şehir “L” harfine benzeyen bir kayalığın üzerindedir ve kenti çevreleyen surların bir kısmı ayakta kalmıştır. İç kulenin batısında iyi durumda bir Bizans dönemi yapısı ile aynı döneme ait kilise bulunmaktadır. Kilisenin batısında tahrip olmuş tiyatro görülür. Hamam ve en ilginç yapılardan olan Heroon 6 prizmal gövdeli mezar anıtı diğer kalıntılardır.

Aperlai (Sıcak İskelesi)

Sıcak Yarımadası üzerinde, Sıcak İskelesi’ndedir. Karadan ulaşmak oldukça güç olduğundan buraya Kaş’tan ya da Üçağız’dan kiralanan teknelerle ulaşmak daha kolay ve zevklidir. Şehri kuşatan rektogonal ve poligonal tekniklerin kullanıldığı, kulelerle takviye edilmiş surun dışındaki tüm yapı kalıntıları Bizans ve sonrası dönemlere aittir. Karadan ise Kılıçlı’da bulunan Apollonia antik kenti görülerek ulaşılabilir. Ele geçen sikkelerden, bir Lykia şehri olan Aperlai’ nin tarihinin M.Ö. 5 veya M.Ö. 4. yüzyıla kadar indiği anlaşılır.

İsinda (Belenli)

Kaş’a 13 km. mesafede Belenli köyünün hemen yakınındaki tepe üzerinde kurulmuştur, İsinda küçük bir Lykia şehridir ve etrafı surlarla çevrilidir. Kentte yer alan akropolün ortasında Lykia yazıtlı iki ev tipi mezar ilgi çekicidir. Ayrıca birçok kaya mezarı ile Roma devrine ait Lykia tipi lahitler günümüze kadar varlığını sürdürmüştür.

Pirha (Bezirgan)

Önemli bir yayla köyüdür. Pirha kalıntılarına köyden 20 dakikalık bir yürüyüşle ulaşılır. Antik kent, denizden 850 m. yüksekte kurulmuştur. Kaya mezarları çoktur ve yönleri denize doğrudur. Lahitler ise dağınık bir şekilde sıralanmıştır. Birçok heykel ve rölyef bulunmuş olup, bunlar Antalya Müzesi’nde sergilenmektedir.

Nisa (Sütleğen)

Kaş’a 60 km. mesafededir. Önemli bir yayla köyüdür. Ören yeri, köyden 15 dakikalık bir mesafededir. Şehrin Likçe olan ismi Neiseus, tiyatrosunun duvarında yazılmaktadır. Nisa’da, Likia ve Roma devrinden kalma tarihi kalıntılar bulunur. Bazı lahitlerin ön cephelerinde mızrak, kalkan, kadın ve erkek tasvirlerine rastlanmıştır. Antik kentin agorası ve tiyatrosu bulunmaktadır. Lykia Birliği devrinde bastırılan sikkeler Antalya Müzesi’nde sergilenmektedir.

Sillion/Sillyon/Syllion (Asarköy, Yanköy)

Perge’nin kuzeydoğusunda, denizden 12 km. içerde, ova ortasında, yayvan biçimli yalçın ve yüksek bir tepe üzerinde kuruludur. Antalya-Alanya karayolunun 29. km’sinde kuzey yönünde ayrılan 13 km’lik stabilize bir yolla ulaşılmaktadır. Kentin troia savaşından sonra kurulduğu sanılmaktadır.

Bizans döneminde psikoposluk merkezi olan kent, Selçuklu dönemini de yaşamıştır. Tepenin hafif eğimli batı yönü Hellenistik Çağlardan kalma surlarla çevrilidir. Bu surları kuleler, kapılar ve kente çıkılan yollar tamamlamaktadır. Kentin kapısı tepenin batı yanındaki surlar üzerindedir. Tepeye çıkıldığında kuzeybatı yönünde ev kalıntıları, sokaklar, batıda ise Selçuklu Camii, Bizans Kilisesi ve sarnıç görünmektedir. Tepenin güneybatı eteğinde 8.000 kişilik tiyatro ve yanında odeon bulunmaktadır.

Antiocheia Ad Cragum (Gazipaşa–Güneyköy)

Gazipaşa ilçesinin doğusunda ve ilçeye 18 km. uzaklıktaki Güneyköy sınırları içerisindedir. Kentin adı Kommagene Kralı IV. Antiochus’dan gelmektedir. Kent kalıntıları denize doğru uzanan üç tepe üzerinde toplanmıştır. Roma ve Bizans dönemine ait kalesi, sütunlu caddesi agorası, hamamı, kilisesi ve nekropol alanı bulunmaktadır. Kentin nekropolünde yer alan bölgeye özgü beşik tonozlu ve ön avlulu anıtsal mezarlar oldukça iyi korunmuştur.

Perge (Aksu)

Antalya’nın 18 km. doğusunda, Aksu Bucağı’nın sınırları içindedir. Kilikya–Pisidia ticaret yolunun üstünde yer aldığı için önemli bir Pamphylia şehridir.

Antalya’nın 18 km. doğusunda, Aksu Bucağı sınırları içindedir. Şehir kapısında bulunan bir kitabeye göre Perge’nin troia savaşından sonra Amphilokhos, Mopsos ve Kalkhas tarafından kurulmuştur. 1986 yılında Boğazköy’de (Hititlerin başkenti Hattuşa) gün ışığına çıkan tunç tabletten Perge’nin Parha adıyla Hitit döneminde mevcut olduğu öğrenilmiştir. Bununla beraber Perge M.Ö. 333’de Büyük İskender’in gelişine değin tarih sahnesinde görülmemiştir. M.Ö. 3. yüzyılda Selenkosların egemenliğine girmiş, daha sonra da Bergama Krallığı topraklarına dahil olmuştur. Bergama Krallığının vasiyetle Roma’ya kalışı ile Roma egemenliği altına girmiştir. Roma yönetiminde, özellikle milattan sonraki ilk üç yüzyıl büyük bir gelişme gösteren kentle kalıntılar daha çok bu dönemi yansıtır. Bizans egemenliğinde ise Sillyon ile tek bir metropollük olmuştur. Hıristiyan dünyası için önemli bir merkez olan Perge’ye St. Paul iki defa gelmiştir.

İlk kazıların 1946 yılında İstanbul Üniversitesi tarafından başlatıldığı Perge’de önemli kalıntılar şunlardır;

12.000 seyirci kapasiteli Helen – Roma Tipindeki Tiyatro, M.Ö. 2. yüzyıla tarihlenen ve çok iyi korunmuş olan Stadion, Agora ve ortasında bir su kanalı olan Sütunlu Caddedir.

Perge’deki diğer yapılar, nekropol, surlar, gymnasium, Roma Hamamı, anıtsal çeşme, Helenistik ve Roma Kapılarıdır.

Termessos (Güllük Dağı)

Roma ve Grek kentlerinin aksine Termessos Anadolu’nun içlerinden gelen Solymnler, tarafından kurulmuştur.

Yazıtlarda da kendilerini Pamphylia’nın yerli halklarından biri olan Solymnler olarak belirtmektedirler. Dilleri Pisidia’nın bir lehçesi olarak görünmektedir. İlk olarak Bellerophon öyküsünde İliada’da adı geçse de asıl Büyük İskender’in bölgeye gelişiyle tarih sahnesinde görülmektedir. İlk refah çağını Hellenistik dönemde, ikincisini ise Roma döneminde yaşamıştır. Halkı Roma senatosu tarafından Roma halkının dostu ve müttefiki olarak kabul edilmiş ve Termossoslulara kendi yasalarını kendilerinin yazması hakkı da verilmiştir. Önemli kalıntılardan olan 4200 kişi kapasiteli tiyatro Hellenistik Çağ’da yapılmış, Roma döneminde onarım görmüştür.

Batı tarafı açık, diğer tarafları sütunlu galerilerle çevrili Agora; 6 yükseklikteki platform/üstünde oturan kahramanlık anıtı Hereon, Korint düzenli tapınak, Zeus Solymeus/Tapmağı, Küçük ve Büyük Artemis Tapınakları, Gymnasium ve gözetleme kuleleri, ev kalıntıları diğer önemli kalıntılarıdır. Bunların dışında pek çok anıt ve 1200 ün üzerinde kaya mezarı bulunmaktadır. Ayrıca, kent çeşitli yerlerde halen görülebilen birçok sarnıca sahiptir.

Termossos’un önemli diğer özelliği de güney, batı ve kuzeyinde bulunan mezarlıklardır. En ilginç olanları kayaya oyulmuş mezarlar ile tapınak biçiminde inşa edilmiş ve lahit mezarlardır. Şehrin görülebilen bir diğer kalıntısı da sur duvarlarıdır

Olympos (Çıralı – Yanartaş)

Antalya’nın güneyinde Phaselis’ten sonra ikinci önemli liman kentidir. Torosların batı uzantılarından biri olan Tahtalı Dağıdır. Şehir, Lykia Birliği üyesi olup, Lykia Birlik meclisinde üç oyla temsil edilmiştir. Kalıntılar Helenistik, Roma ve Bizans dönemlerine aittir. Olympos limanı tarihte korsan yatağı olarak bilinir. Şehirdeki korsan egemenliğine M.Ö. 78’de Romalı kumandan Servilius İsauricus burayı korsanlardan temizlemesine dek düşer. Roma egemenliğinin başlaması, yeni parlak bir dönemin başlangıcı olmuştur. Erken Hıristiyanlık döneminde önemini koruyan şehir, M.S. 3. yüzyıldan itibaren tekrar korsan hücumlarına uğrar. Geç Hıristiyanlık döneminde önemini yitirmeye başlayan şehir, 11. ve 12. yüzyılda Venedikli ve Cenevizli tüccarların ticaret merkezi olmuş ancak bu faaliyet, 15. yüzyılda Osmanlı deniz üstünlüğü ile son bulmuştur.

Olympos’un birkaç kilometre güneybatısındaki Çakaltepe olarak anılan yükseltinin güney yamacından devamlı olarak alev çıkar. Yamaçtan çıkan bu doğal gaz nedeniyle burası “Yanartaş-Çıralı” olarak tanınır.

Olympos’un son dönemini yansıtan Ortaçağ kalesi, derenin denizle birleştiği yerin batısında bir köprünün ayağı, bir tapınağa ait duvar parçası, sütun başlıkları, tiyatro, Bizans bazilikası, kıyıya yakın yerde hamam kalıntılarını bugün de görülebilen kalıntılardır.

Phaselis (Tekirova )

Antalya-Finike sahil yolunun 35. km’sindedir. Antik kaynaklardan Phaselis’in M.Ö. 690 yılında Rodoslu kolonistlerce kurulduğu anlaşılmaktadır. Pers standardına göre basılmış sikkeleri M.Ö. 446’dan önceye aittir. M.Ö. 5. yüzyıl ortasında Attik-Delos Deniz Birliğine giren Phaselis’in Lykialılardan ayrı olarak vergi listelerinde geçirmesi dikkat çekicidir. M.Ö. 333’de kapılarını İskender’e açan şehir sırasıyla Ptolemaioslar’ın, Rodos’un egemenliğine girmiştir. M.Ö. 1. yüzyılda bir süre Kilikia korsanlarının eline geçmiş, Romalı kumandan Manilius Servilius Isauricus’un seferi sırasında korsan işgalinden kurtulmuştur. M.S. 3. yüzyılda tekrar karışıklık ve yağmaya uğramıştır. Arap akınları yüzünden önemini yitiren şehir 1158’de Türk egemenliğine girmiştir.

Üç limana sahip olan Phaselis’te toprak üstünde görülen kalıntıların hepsi Roma dönemine aittir. Kuzey, güney ve askeri limanların kalıntıları, agora, domination agorası, geç devir agorası, ana cadde, Hadrian kapısı, tiyatro, surlar, nekropol, aquadukt, tapınak kalıntıları görülebilen kalıntılardandır.

Kekova Adası (Batık Şehir)

Bölgeye adını veren ada, Kaleköy’ün önünde yer alır. Ada üzerinde bulunan Tersane Koyu’na tekneler yanaşabilir. Burada Bizans devrine ait bir kilisenin apsisi yer alır. Adanın tarihi kesin olarak bilinmemektedir ve her tarafı tarihi kalıntılarla doludur. Batık şehir üzerinden teknelerle geçilirken sualtında kalan batık şehrin izleri ve merdivenler görülebilir. Milli park ilan edilen bölge koruma altına alınmıştır ve buradan suya dalmak yasaklanmıştır.

Theimiussa (Üçağız)

Kaş’a 36 km. mesafede bulunan Üçağız’ın üç tarafı denizlerle çevrilmiş doğal koyları tabii bir barınak gibidir. Üçağız’da daha çok mezar kalıntıları vardır. Küçük bir kapı ve kayalık üzerinde kule kalıntısı görülür. İskelenin hemen arkasında bulunan ev tipi mezar M.Ö. 4. yüzyıla ait olup üzerinde çıplak genç bir erkek tasviri vardır. Doğuda denizin hemen yanında birçok lahit görülür. Bu mezarların çoğu Roma dönemine aittir. Uçağız doğal limanı ile yat turizmi açısından önem taşır. Buradan kiralanan teknelerle Kaleköy ve Kekova Adasına geziler gerçekleştirilir.

Simena (Kaleköy)

Eski Simena antik kenti üzerinde kurulmuş olan Kaleköy, yarımada şeklinde olup, ulaşımı teknelerle sağlanmaktadır. Lykia Birliği’nin bir üyesi olan kentin tarihi M.Ö. 4. yüzyıla kadar inmektedir. Simena’da da Theimiussa gibi hem karada hem su altında kalıntılar bulunmaktadır. Olağanüstü güzellikteki tarihi ve doğal peyzaj, pırıl pırıl mavi bir deniz gezenlere mutlu saatler yaşatmaktadır.

Oldukça sağlam durumdaki Ortaçağ surlarının oluşturduğu iç kalede, evler ve 19. yüzyıl gezginlerinin gördüklerini bildirdikleri günümüzde çok az sayıda blok taşı kalmış bir tapınak kalıntısı bulunmaktadır. En ilginç kalıntı, oturma sıraları doğal kayaya oyularak yapılmış tiyatrodur. Lykia’daki tiyatroların en küçüğüdür. Kıyıda harap durumdaki hamam, Lykia tipi kaya mezarları ve lahitleri, Roma dönemi duvar kalıntılar da görülebilen kalıntılardandır.

Andriake (Çayağzı)

Demre kent merkezinden nehir boyunca uzanan asfalt yol 5 km. sonra deniz kenarındaki Çayağzı mevkiine ulaşır. Lykia’nın en önemli limanlarından biri olan Andriake, büyük ölçüde limanın güneyindeki tepenin eteğine yayılmıştır. Şehrin bir kısım kalıntıları ile nekropolü liman ağzının kuzeyinde bugünkü Demre’ye çok yakın bir kesimde bulunmaktadır.

Şehrin kalıntıları arasında su kemerleri, Nymphaion (Anıtsal Çeşme), agora sarnıç bulunmaktadır. Agoranın batısında ünlü Norrea veya Granarium (silo, hububat deposu) yer alır. Yapı yedi odadan oluşmaktadır. Cephede granariumun yapılış zamanını kesin olarak saptamamıza yarayacak bir yazıt bulunmakta olup, tam ortasında da Hadrian ve karısı Sabine’nin portreleri görülmektedir.

Adanda (Gazipaşa)

Antik kent, Gazipaşa ilçesinin 15 km. kuzeydoğusundadır. Bugünkü Adanda köyünün 2 km. kuzeyinde, yüksek ve sarp bir dağın zirvesinde kurulmuştur. Kent surlarla çevrilidir. Kentin giriş kapısının güneyinde, büyük bir kule bulunmaktadır. Kentin diğer kalıntıları arasında doğal kayaya oyulmuş çeşmesi ve iki adet tapınağı sayılabilir. Bu kentin nekropolünde de, blok taşların oyulması ile yapılmış yekpare lahitler önemli kalıntılar arasındadır.

Nephelis

Antik kente, Gazipaşa-Anamur karayolunun 12 km’sinden sonra Muzkent köyünün içinden geçilerek, güneye sapan yaklaşık 5 km. stabilize bir yol ile ulaşılır. Kentin güneyi deniz ve sarp kayalıklarla çevrilidir. Kent, akropol ve doğu-batı boyunca uzanan kalıntılardan oluşmaktadır. Kentin ayakta kalabilmiş yapıları Roma ve Bizans dönemlerine ait olup, bunlar; Orta Çağ Kalesi, tapınak, Odeon sulama sistemi ve nekropol alanlarıdır.

Selinus

Gazipaşa Plajı’nın bulunduğu Hacımusa Çayı’nın güneybatısındaki yamaçlarda yer alan antik Selinus kenti, dağlık Klikya bölgesinin en önemli kentlerinden biridir. Kentin akropolü tepeye kurulmuştur. Tepe üzerindeki Orta Çağ Kalesi’nin sur duvarları ve kuleleri oldukça iyi korunmuştur. Akropol içerisindeki kilise ve sarnıç, günümüze kadar gelebilmiş önemli yapılardandır. Selinus kentinin diğer yapıları sahilde ve yamaçta yer almaktadır. Bu yapılar arasında, hamamlar, agora, islami yapı (Köşk), su kemerleri ve nekropol alanını sayabiliriz. Alanya Müzesi’ndeki ostoteklerin çoğunluğu Selinus Nekropolünden getirilmiş olup, burada ostotek atölyesi varlığını sürdürmektedir.

Selge / Altınkaya

Serik’in 35 km. kuzeyinde, Torosların güney yamacında, Köprüçayı yakınlarındaki eski bir dağ kenti olan Selge’ye Köprülü Kanyon Milli Parkı’ndan sonra dik virajlı 14 km’lik stabilize yoldan gidilir. Selge’nin Kalehes tarafından kurulduğu sanılmaktadır. Pisidia’ya bağlı kent sonraları Pamphylia sınırları içine alınmıştır. Kent sırasıyla Lidya, Pers, İskender ve Roma yönetimlerinde kalmıştır. Kentteki kalıntılar; kayalığa oyulmuş tiyatro, tiyatronun güneyinde Stadium ile Gymnasium, batısında tavanı kartal motifi ile süslü İon tipindeki tapınaktır. Stadiumun güneyinde çeşme ve agora vardır. Kentin güneybatısında uzanan surların kuzeyinde Artemis ve Zeus anıtlarıyla, Nekropol bulunur.

Myra (Demre, Kale)

Bugünkü Demre ilçe merkezinde ve civarında yer ulan Myra antik kenti özellikle Lykia dönemi kaya mezarları, Roma dönemi Tiyatrosu ve Bizans dönemi Aziz Nikola Müzesi ile ünlüdür. Kaya mezarları, Lykia yazılı kitabeler ve sikkeler, Myra’nın en azından M.Ö. 5. yüzyıldan itibaren varlığını sürdürdüğünü gösterir. Lykia Birliği’nin altı büyük kentinden biridir. Likçe ve Grekçe yazıtlarda MYRRH adıyla aılınır M.S. 2. yüzyılda Myra’da büyük gelişmelerin olduğu bir dönemdir. Lykia Birliği’nin 6 büyük şehrinden biri olan Lykialı zengin kişilerin yardımları ile birçok yapı inşa edilmiş ve onarılmıştır.

Myra, Bizans döneminde dini yönden olduğu kadar idari yönden de önde gelen şehirlerden biri idi. Ününü Aziz Nikolas’ın M.S. 4. yüzyılda şehrin piskoposu olmasına ve ölümünden sonra aziz mertebesine ulaşıp adına kilise yapılmasına borçludur. 7. yüzyıldan itibaren gerek deprem, su baskını ve Myros (Demre) Çayının getirdiği alüvyonlar, gerekse Arap akınları sebebiyle önemini yitirip 12. yüzyılda köy hüviyetine dönüşmüştür. Günümüz kalıntılarını, akropolün güney eteğinde yer alan tiyatro ile her iki yanında yer alan “Kaya Mezarları” oluşturur. Şehrin su ihtiyacı, Demre Deresinin aktığı vadi kenarındaki kaya yüzüne açılmış kanallarla karşılanmaktaydı.

Arycanda (Arif Köyü)

Elmalı-Finike karayolunun tam yarısında Arif köyü yakınında Aykırıçay’ın (antik Arykandos Nehri) batı yamacında yer alır. Limyra Kralı Perikles dönemine ait sikkeler, ele geçen en eski belgedir. İskender’in egemenliğinde kalmış olan şehirin daha sonra Ptolemaiosların ardından Seleukoların eline geçmiş; Apemea barışından sonra ise Rodos’un kontrolüne girmiştir. M.Ö. 2. yüzyılda Arykanda’nın Lykia Birliği’ne dahil bir şehir olarak sikke basmıştır.M.S.43’de İmparator Claudius’un Lykia Birliği’ne son vermesi ile Roma’ya bağlanmıştır. M.S. 240’daki büyük depremden sonra şehir kısmen onarılmıştır. Bizans döneminde ismi Akalanda olmuştur. Kalıntı ve Bizans dönemi belgelerinden 11. yüzyıla kadar varolduğunu bildiğimiz şehir bu tarihten sonra yer değiştirmiştir.

Teraslar halinde bir yerleşim gösteren şehrin en üst terasında stadion yer almaktadır. Tiyatro Odeon, agora, agora stoası, küçük hamam, gymnasıon, hamam, bouleterion, sarnıç, yazıtlı ev ve bir çeşme, binası, antik kentte görülebilen kalıntılardandır.

Limyra (Turunçova, Zengerler)

Antalya’nın Finike ilçesinin 4 km. kuzeydoğusunda Toçak Dağı güney eteğindedir. M.Ö. 5. yüzyıldan beri varolduğu bilimektedir. Asıl faal dönemi M.Ö. 4. yüzyılın ilk yarısındadır. Lykia Birliği’ni kurmak isteyen Perikles’in Limyra’yı başkent olarak kullandığı bilinmektedir.

Büyük İskender’in Pers hakimiyetine son vermesinin ardından sırasıyla Helen’in, Ptalemaioslar’ın, Lysimakhos’un, Suriye Krallığının yönetimine geçmiştir. Daha sonra Seloukosların ve Rodos’un hakimiyetinden sonra Roma egemenliğine giren Limyra M.Ö. 2. yüzyılda Lykia Birliği döneminde Birlik tipi sikkeler bastırmıştır. M.Ö. 1. yüzyılda ve M.S. 2. yüzyılda Roma döneminde en parlak zamanını yaşamıştır. M.S. 141 yılındaki depremde büyük zarar görmüştür. Bizans döneminde piskoposluk merkezi olan Limyra özellikle 8. ve 9. yüzyıllardaki Arap akınları yüzünden önemini kaybederek terkedilmeye başlanmıştır.

Kalıntıları üç kısımda incelenebilir. İlk gezilecek yer Prof. Dr. Brochhard tarafından kazılarak restore edilen akropol ve güneyindeki heroondur. Akropol bir iç kale ve aşağı kaleden oluşmaktadır. Aşağı kalede sur, sarnıçlar ve Bizans Kalesi dışındaki en önemli yapı M.Ö. 4. yüzyıla ait Perikles adına inşa edilmiş karyetitli mezar anıtıdır.

İkinci kısım kalıntıları dağın eteğindeki ve ovadaki yapı kalıntıları oluşturur. Bu alanlarda Tiyatro, Roma ve Bizans dönemi suru, Augustus’un manevi oğlu Gaius Caesar’a ait M.S. 1. yüzyılda yapılmış Kenotaph Bizans Kilisesi bulunmaktadır.

Üçüncü kısımı rekropol alanları oluşturmaktadır. Lykia şehirleri içinde mezarları en çok olan şehirlerden biridir. Limyra yakınında sözü edilmesi gereken bir başka kalıntı Kumluca yönündeki Roma köprüsüdür.

Seleukia

Side’nin 23 km. kuzeydoğusunda bulunan antik kent, Seleokoslar tarafından kurulmuştur. Kentteki kazı çalışmalarına 1972 yılında başlanmıştır. Kazılar sırasında çıkarılan mozaikler bugün Antalya Müzesinde sergilenmektedir. Kentin gelişmişliğinin göstergesi olarak iki katlı agorası, bazilikası, sarnıç ve kanalizasyon sistemi sayılabilir.

Aspendos

Önemli bir liman ve ticaret kenti olarak ünlenen Aspendos’ta mısır, gül ağacından yapılmış süs eşyaları, şarap, tuz ve at ticareti yapıldığı biliniyor. At yetiştiriciliği ile de antik dünyada ün salmıştır.

Pamphylia bölgesinin önemli kentlerindendir. Antalya’nın 48 km. doğusunda yer almaktadır. Adı M.Ö. 5. ve 4. yüzyılda sikkelerinde Estwediiys/Estuediya biçiminde yazılmıştır.

Strabon’un belirttiğine göre, Mapsos yönetiminde Argos’tan gelen göçmenlerce Troia savaşlarından sonra kurulmuştur. Bu kent adı Adana yakınlarındaki Karatepe’de bulunan ve M.Ö. 8. yüzyıl sonuna tarihlenen Hitit hiyeroglif yazıtlarında Asitawadia/Asitawandas isimli kralın adıyla da birleştirilmektedir. Side gibi M.Ö. 5. yüzyılın ilk yıllarında sikke basan yegane şehirdir. Attik-Deniz Birliğinin üyesidir. M.Ö. 411’de Perslerin üssü olan kent M.Ö. 333’de Büyük İskender’in fethiyle Pers egemenliğinden çıkmıştır. Bir kitabede şehirli askerlerin Ptolemaios’un hizmetinde olduğu belirtilmektedir. Şehir özellikle M.S. 2. ve 3. yüzyıllarda olmak üzere Roma egemenliği altındayken büyük bir gelişme göstermiştir. Bugün ayaktaki kalıntıların hepsi Roma dönemi ve sonrasına aittir. Kent 8. yüzyılda Arap akınlarından etkilenen şehir Selçuklu dönemiyle Türk egemenliğine girmiştir.

Aspendos’ta Türkiye’nin en iyi korunmuş tiyatrosu bulunmaktadır. İmparator Marcus Aurelius zamanında Theodoros’un oğlu Mimar Zeno tarafından yapılmıştır.

Read Full Post »

ANTALYA

Antalya
Antalya genel görünüm

GENEL BİLGİLER

Yüzölçümü: 20.723 km²

Nüfus: 1.978.333 (2010)
Bu nüfusun 1.392.974’ü il ve ilçe merkezlerinde, 585.359’u köylerde yaşamaktadır.

Coğrafi Konumu    : Antalya ili, Türkiye’nin güneyinde, merkezi Akdeniz kıyısında olan bir turizm merkezidir. Kuzeyinde; Burdur, Isparta, Konya, doğusunda; Karaman, Mersin, batısında; Muğla illeri vardır. Güneyi, Akdeniz ile çevrelenmiştir. Türk Riviera’sı Antalya kıyılarının uzunluğu 630 km’yi bulur.

Tarihçe    : “Attalos Yurdu” anlamına gelen Antalya, II. Attalos tarafından kurulmuştur. Bergama Krallığı’nın sona ermesiyle (M.Ö. 133) bir süre bağımsız kalan kent, daha sonra korsanların eline geçmiştir. M.Ö. 77’de Komutan Servilius Isauricus tarafından Roma topraklarına katılmıştır. M.Ö. 67’de Pompeius’un donanmasına üs olmuştur. M.S. 130’da Hadrianus’un Attaleia’yı ziyaret etmesi şehrin gelişmesini sağlamıştır. Bizans egemenliği sırasında piskoposluk merkezi olan ismi görülen Attaleia, Türklerin eline geçtikten sonra büyük bir gelişme göstermiştir. Modern şehir, antik yerleşmenin üzerine kurulduğundan, Antalya’da antik çağ kalıntılarına çok az rastlanmaktadır. Görülebilen kalıntıların ilki, eski liman olarak nitelenen liman mendireğinin bir kısmı ve limanı çevreleyen surdur. Surların park dışındaki kısmında restorasyonu yapılan Hadrian Kapısı Antalya’nın en güzel antik eserlerinden biridir.

Anıt mezarAntalya şehri ve çevresine antik çağda, “çok verimli” anlamına gelen Pamphylia, Batı kesimine ise Lykia denirdi. Milattan önce VIII. yüzyıldan itibaren buraya Ege denizinin Batı kıyılarından göçenler; Aspendos ve Side gibi şehirleri kurmuşlardır. II. yüzyıl ortalarında hüküm süren Bergama Kralı II. Attalos, Side’yi kuşatmıştı. Antalya’nın yaklaşık 75 km. doğusundaki Side’yi alamayan kral, şimdiki il merkezinin olduğu yere gelerek bir şehir kurdu. Buraya onun adı verilerek Attaleia dendi. Zaman içinde Atalia, Adalya diyenler oldu. Antalya, onun adından gelmektedir.

Yapılan arkeolojik kazılarda Antalya ve bölgesinde, günümüzden 40 bin yıl önce insanların yaşadığı ispat edilmiştir. Milattan önce 2000 yılından bu yana bölge, sırasıyla;  Hitit, Pamphylia, Lykia, Kilikya gibi kent devletlerinin ve Pers, Büyük İskender ile onun devamı sayılan Antigonos, Ptolemais, Selevkos, Bergama Krallığı’nın idaresine girmiştir. Daha sonra Roma Devleti, hüküm sürmüştür. Antalya’nın antik çağdaki adı Pamphylia idi ve burada kurulan şehirler bilhassa II. ve III. yüzyılda altın çağını yaşadı. V. yüzyıla doğru da eski ihtişamını kaybetti.

KaleiçiYöre Doğu Roma ya da Türkiye’de tanınan adıyla Bizanslıların hâkimiyeti altındayken, 1207’de Selçuklular tarafından Türk topraklarına katıldı. Anadolu Beylikleri devrinde ise Teke Aşiretinin bir kolu olan Hamitoğulları’nın egemenliğine girdi. Teke Türkmenleri, Türklerin eski yurdu bugünkü Türkmenistan’da da nüfus olarak en büyük boylardan biridir. XI. yüzyılda bir kısmı buraya gelmiştir. Bugün Antalya’nın kuzeyi ile Isparta ve Burdur’un bir kısmı olan Göller Bölgesinin, bir adı da Teke yöresidir. Osmanlılar zamanında Anadolu eyaletine bağlı Teke sancağının merkezi, şimdiki Antalya il merkeziydi. O yıllarda buraya Teke sancağı denirdi. İlin şimdiki adı ise aslında antik çağdaki adının biraz değişmiş şeklidir ve Cumhuriyet döneminde verilmiştir.
XVII. yüzyılın ikinci yarısında Antalya’ya gelen ünlü Osmanlı seyyahı Evliya Çelebi,  kale içinde dört mahalle ve üç bin ev, kale dışında 24 mahallesi olduğunu belirtir.  Şehrin çarşısı ise kale dışındaymış.  Evliya Çelebi’ye göre limanı, 200 parçalık gemi alacak büyüklüktedir. İdarî bakımdan Konya’ya bağlı Teke Sancağı’nın merkezi olan Antalya, Osmanlı imparatorluğunun son yıllarında bağımsız sancak haline getirildi.

Read Full Post »

KIŞ TURİZMİ

 

Ülkemiz genelinde yeşil doğası, ormanları, doğal güzellikleri, gölleri, dağları ve yaylaları ile ünlü olan Bolu İli, özellikle kış turizminde de ülke çapında  çok önemli bir yere sahiptir. Kartalkaya Kayak Merkezi ve Gerede İlçemizde bulunan Esentepe, İlimizde kış sporlarının yapılabildiği yerlerdir.

 

KARTALKAYA KAYAK MERKEZİ :

Yeri:  Bolu’nun 38 km. güney doğusu.

En Yakın Hava Alanı:  Ankara – Esenboğa, İstanbul – Atatürk Hava Alanları.

Ulaşım : Ankara Esenboğa Hava Alanına 3 saat, İstanbul Atatürk Hava Alanına 4 saat.

İklim : Karasal İklim.

Hakim Rüzgar Yönü : Batı, Kuzeybatı.

Kayak Mevsimi : 4 ay ( 15 Aralık – 15 Nisan )

Kar Kalınlığı : Ortalama 250 cm.

Yükseklik :  2200 m.

Kayak Alanları : 1850 – 2200 m. yükseklikler arası.

 

Özellikleri : Kartalkaya’da özel teşebbüse ait 3 adet konaklama tesisi mevcuttur. 1 tesisin de yapımı devam etmektedir. Her türlü aktiviteye sahip olan otellerde  restaurantlar, yüzme havuzları, diskolar ve barlar vardır. Mekanik tesislerin kapasitesi 7800 kişi / saattir. Her otelin kendi bünyesinde sağlık hizmeti verilmektedir. Kartalkaya Kayak Merkezi 6.9.1982 tarihinde ilan edilen Bolu – Köroğlu Dağı Turizm Alanı içinde yer almaktadır. Kartalkaya’da toplam 28 adet pistin uzunluğu 30 km.yi bulmaktadır. Kartalkaya’da ki 3 adet otelin toplam 1500 yatağı, 14 adet mekanik tesisi  mevcuttur.

 


Kartalkaya


Kartalkaya

 


Kartalkaya

 


Kartalkaya

 

KONAKLAMA TESİSLERİ

Tesisin Adı        Sınıfı Oda Yatak Tel No Fax No Web sitesi
Kartal Otel *** 130 390 234 50 05 234 50 04 www.kartalotel.com.tr
Grand Kartal Otel Oberj 162 446 234 50 50 234 50 47 www.grandkartal.com
Dorukkaya Otel Oberj 243 640 234 50 26 234 50 25 www.kayatourism.com.tr

 

GEREDE – ESENTEPE – ARKUT DAĞI :

Gerede ilçemizin kuzeyinde 1.300 m. yükseklikte kışın kış sporları ve  kayak  imkanına  sahip    üç yıldızlı  Esentepe  Oteli’nin  bulunduğu bir yerdir.  Tüm  ilçeye  hakim   mükemmel  bir  manzarası    olan   Esentepe’nin 4 km. yakınındaki Arkut Dağı’nda bulunan pistlerde  kışın kış sporları, yazın da  çim kayağı yapmak mümkündür.  Asırlık  çam ağaçlarının bulunduğu Esentepe’ye  bu  isim,  17 Temmuz 1934’te bölgeyi ziyaret eden  Atatürk  tarafından verilmiştir.

 

Esentepe Otel Tel      :0374. 311 40 80     www.hotelesentepe.com

 

 


Esentepe

 


Arkut Dağı

 


Arkut Dağı

Read Full Post »

GÖLCÜK

GÖLCÜK ORMAN İÇİ DİNLENME YERİ

 

Yeri: Bolu’nun 13 km. güneyinde ormanlar arasında suni olarak yapılmış küçük ve şirin bir set gölüdür.

 

Ulaşım: Göle ulaşım şehir merkezinden kalkan Seben ve Kıbrıscık ilçe minibüsleri ile sağlanabilir. Yaz aylarında ise Kaplıca Birlik tarafından seferler düzenlenmektedir.

 


Gölcük

 


Gölcük’te Kış

 

Özellikleri: Yükseltisi 1206 m. olan gölün alanı 4,5 hektar, çevresi 1.300 metredir.

 

Etrafı sarıçam ve göknar ağaçları ile kaplı gölün her mevsim görüntüsü muhteşemdir. Doğanın olağan üstü güzelliğiyle kaplı olan gölün hemen kenarında Orman Bakanlığı’nın misafirhanesi olan şirin bir ev bulunmaktadır. Gölün etrafında bu tesisten başka kır gazinosu adıyla bir restaurant  vardır. Göl ve etrafı “Orman İçi Dinlenme Yeri” olarak Milli Parklarca koruma altındadır. Çok şirin ve küçük olan bu göl çevresine araçla girilmemektedir. Gölde yılın belirli zamanlarında ücret karşılığı sportif olta balıkçılığı yapılabilmektedir.

 

Yılın her mevsiminde bölge halkı ve yurdun her yerinden günübirlik gezmek, görmek, dinlenmek ve piknik yapmak amacıyla bir çok ziyaretçi gelmektedir.

 

Göl çevresinde konaklama imkanı bulunmamaktadır. Ancak yakınlığı nedeniyle Bolu ve Karacasu’daki konaklama tesislerinde kalınabilinir.

 


Gölcük

 

Günübirlik Yeme İçme Tesisi:

Gölcük Kır Gazinosu      : 0374.262 98 22   www.golcukbolu.net

 


Gölcük

 


Gölcük

 


Gölcük


Gölcük

 


Gölcük

 


Gölcük

 


Gölcük

 


Gölcük

Read Full Post »

Older Posts »

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.